19 Ekim 2017

Sıcak para zirvede

Uluslararası Yatırım Pozisyonu (UYP) verileri ekonomini döviz dengesi hakkında önemli bir göstergedir. Döviz dengesi ise ekonominin dışarıdaki hareketlere ne kadar duyarlı olduğunu gösterir.

Denge (açık/fazla pozisyon) ülkenin döviz varlıkları ile yükümlülükleri arasındaki farktır. Ağustos ayında Türkiye’nin açık pozisyonu 462,4 milyar dolara ulaştı. Bu rakam, OVP’de yayımlanan 2017 milli gelirinin yüzde 55’ine karşılık geliyor. (2009 Küresel Krizi öncesi yüzde 30’larda olan bu oran geçen yılsonunda yüzde 42 civarındaydı)

Bunun anlamı şu: Bir yıllık üretimimizin yarısından fazla döviz yükümlülüğümüz var. Yükümlülüklere; yabancıların Türkiye’deki doğrudan yatırımları, portföy (hisse senedi ve tahvil) yatırımları, mevduatları ve verdikleri kredilerin hepsi dahil.

Yılbaşından bu yana yüksek getiri ve faiz ortamından yararlanmak isteyen yabancı yatırımcılar, özellikle BIST’e ve Türkiye tahvillerine yoğun ilgi gösteriyorlar. Böylelikle portföy yatırımları (hisse senedi ve tahvil) stoku sekiz ayda yaklaşık 40 milyar dolar (%30) artarak 181 milyar dolara yükseldi.

Bana göre bu yükümlülükten daha önemlisi sıcak para stoku. Yani, vadeli bir enstrümana bağlanmayan, her an hareket etme kabiliyeti olan dövizler.

16 Ekim 2017

Bütçede faiz harcamaları yatırımlardan fazla

2018 Bütçesi yarın TBMM’ye sunulacak. Detay bilgilere ulaşınca görüşlerimi sizlerle paylaşacağım. Bugün OVP ve Orta Vadeli Mali Plan’dan yola çıkarak, bana göre çok önemli bir konuda, faiz harcamaları hakkında yazmak istiyorum.

Bildiğiniz gibi, bütçedeki her vergi ve harcama kalemi bir politik tercihtir. Bu nedenle bütçeler hükümetlerin en önemli siyasi metinleridir.

Kimden vergi alınıyor? Eğer toplanan gelirlerin çoğunluğu KDV, ÖTV, MTV gibi dolaylı vergilerden oluşuyorsa dar ve sabit gelirli çoğunluktan gelir toplanıyor.
Ancak eğer bütçenin harcama kısmında giderlerin çoğu üretimi destekleyen yatırımlar ile sosyal transferlere yapılıyorsa o zaman bir dengeleme politikası izlendiği söylenebilir. Yani bir yandan vergi alırken diğer yandan alt gelir gruplarına sosyal transfer yapılarak yükler azaltılıyorsa doğru bir politika izleniyor denebilir.

Buna karşılık açık veriliyor ve borçlanma yapılıyorsa başka bir etkisi oluşuyor. Kamu borçlanmasının çeşitli ekonomik ve sosyal etkileri var. En önemlisi ekonomideki gelir dağılımını değiştirmesidir. Devlet gelir ve giderini denkleştirmediği için içeriden ve dışarıdan borç alıyor. Borcun karşılığı faiz ödüyor. Doğal olarak kimden borç alıyorsa ona faiz transferi yapıyor.

Bu bağlamda gelirler ile harcama kalemleri arasında çeşitli ilişkiler kurularak bütçenin yapısını tahlil etmek mümkün.

11 Ekim 2017

Varlık Fonundan sıfır faizli kredi!

Haberi görünce inanamadım.
Türkiye Varlık Fonu (TVF) Başkan Vekili Himmet Karadağ, “Yurtdışından sağlanacak finansmanın büyüklüğü fona devredilen varlıkların değerine göre belirlenecek. Fon, Türkiye’nin nitelikli yatırımlarına yüzde sıfıra kadar inen maliyetlerde finansman imkânı sunacak.” demiş.
Konuya sadece yasal açıdan bakınca, TVF’nun kuruluş kanununda sayılan amaçlar arasında; borçlanmak ve yatırımlara finansman sağlamak var. Dolayısıyla şaşırdığım yer burası değil.
Sorun bunun ekonomik ve hukuksal yanlarında.
Öncelikle borçlanma ile başlayayım.

8 Ekim 2017

205 milyar dolar nasıl bulunacak?

Dünyada döviz bolluğunun sona ermek üzere olduğu artık genel kabul görmüş bir görüş. Tek tartışma hangi hızla olacağı konusunda.
Uluslararası Finans Enstitüsü IFF, 2018 için bulunduğumuz bölgeye yönelik olarak yaptığı tahminlerde, doğrudan yabancı sermeye girişlerinin biraz artacağını belirtiyor. O da yeni yatırıma değil, hisse senedi olarak. Buna karşılık tahvil ve hisse senedi piyasalarına girişler ve banka kredileri 2017’ye göre azalacakmış.
Bu şartlarda Türkiye’nin döviz ihtiyacı ne olacak ona baksak iyi olacak.
T.C. Merkez Bankası’na göre, temmuz sonu itibariyle, kalan vadeye göre bir yıldan kısa vadeli dış borç stokunun toplamı 170,5 milyar dolar. Önümüzdeki bir yıllık sürede, kamu (TCMB dahil) 7 milyar $, bankalar 94,5 milyar $ (49 milyar $’ı kredi kalanı mevduat), reel sektör ise 69 milyar $ dış borç ödemek ve/veya yeni borç bulmak zorunda.
Bu tutara yaklaşık 35 milyar dolar kadar olacağı tahmin edilen cari açığı da ekleyin. Toplam döviz ihtiyacı, üç aşağı beş yukarı 205 milyar dolar eder.
Bu parayı kim getirecek?

5 Ekim 2017

Hazine borçlandığı kaynağı nerelerde kullanacak?

Son yıllarda bir “Torba Kanun” şenliğidir aldı başını gidiyor. Mahfi Eğilmez saymış, TBMM’ye en son sunulan taslak 60’dan fazla kanunda değişiklik öneriyor.

Taslağın dikkat çeken maddeleri var. Örneğin 40. Madde ile T.C. Merkez Bankası’nın Denetim Kurulu kaldırılıyor. Değişiklik Ticaret Kanuna uygunmuş. Ben biraz “eski kafalıyım”. Soruyorum, hangi anonim şirketin para basma yetkisi var ki, TCMB yapısı ona benzetiliyor? Merkez Bankasına sıradan banka veya şirket muamelesi yapılacaksa o başka.

Dahası 76. madde ile, 4749 sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanunda değişiklik öneriliyor. Türkiye Varlık Fonu’na (TVF) bütçe kapsamına alınıyor. TVF’na Hazine’den kaynak aktarmanın önü açılıyor. Yapılan değişikliklerle, “sermaye şirketlerine ve/veya projelere finansman sağlayan fonlara” Müsteşarlık tarafından kaynak aktarılacak.

3 Ekim 2017

Bütçe için MTV yerine alternatif öneriler

Hazine’deki görevimin son 3,5 yılını (1999-2003) IMF Programları ve Kriz yönetimi ortamında geçirdim. Bir yandan makro diğer yandan mikro sorunlarla uğraştığımız o dönemde yıllık bütçeleri hazırlarken çok şey öğrendim. Gelir ve harcama tarafındaki hemen hemen her kalemin tek tek ele alındığı uzun toplantıların sonunda TBMM’ye sunulan bütçelerin, sonradan ekonomiye olan etkilerini de bire bir yaşadım.

Son Orta Vadeli Program (OVP) ve yanı sıra açıklanan vergi paketi beni o günlere götürdü. Özellikle MTV ve diğer vergi önlemlerine halkın tepkisi, bürokratların ve siyasetçilerin çelişkili açıklamaları bana hiç yabancı gelmedi.

Bugün idarede görev yapan bürokratlar ilk defa böylesi bir durumla karşılaştıkları için belki biraz sıkıntı yaşıyor olabilirler.

Aslında perşembenin gelişi çarşambadan belliydi.

Nasıl mı?

28 Eylül 2017

Orta Vadeli Programın sorunlu kurgusu ve artan Hazine borçlanma limiti

Orta Vadeli Program (OVP) ve Orta Vadeli Mali Program 2001 Reformlarının bir parçasıdır. Temel amacı; kur, enflasyon ve faiz başta olmak üzere makro değişkenler hakkında, kamu otoritesinin kamuoyuna ve piyasalara bir politika sözü vermesidir. Böylelikle, özel sektör yatırımcıları da daha belirgin bir ortamda yatırım kararı alabilecekler ve büyümeye dolayısıyla istihdam artışına katkı sunabileceklerdir.
Bu bağlamda OVP’lerde ilk bakılması gereken temel makro büyüklüklerdir. Eğer Programın orta direği yanlış kurulmuşsa yapısı da sorunlu olacaktır. Asıl doğruluğun sorgulanması gereken yer burasıdır. Bütçe ne olacak, borçlanma ne kadar olacak sorularının yanıtı daha sonra aranmalıdır.

Bu bağlamda kur varsayımıyla başlayalım. Döviz arzında bir değişim olacağını dünya âlem herkes konuşuyor. Hatta Alman Deutsche Bank o kadar ileri gitti ki, geçen hafta “Gelecek Finansal Kriz” başlıklı bir çalışma yayımladı.

Bu durumda, yıllık ortalama kur artışlarının yüzde 4-5’ler düzeyinde kalması oldukça zor. Yanı sıra, eğer kur artışı bu seviyede iken enflasyon yüzde 6-7’lerde olursa bu gelişme reel kurun yükselmesi anlamına gelecektir. Yüksek reel kur ithalatı ucuzlatacak, ihracatçıyı zorlayacaktır. Böylesi bir gelişme, OVP’nin ithalat, ihracat ve cari açık öngörülerini de zora sokacaktır.

Kur varsayımının tutmaması demek, yüksek geçişkenlik nedeniyle enflasyon hedefinin de tutmayacağı anlamına gelir. Dahası, OVP ile beraber açıklanan vergi paketi de yeni bir zam dalgasının gelmesine yol açacaktır. Bir yandan dış diğer yandan iç girdi maliyetlerinde başlayacak yukarı hareket, zaten yüksek olan enflasyonun yükselmesine neden olacaktır.

Eğer kur ve enflasyon tutmazsa faizlerin düşmesini beklemenin de bir anlamı kalmayacaktır. Bu yatırım ortamını etkileyecektir.

Yani OVP’nin temel kurgusunda sorun vardır.

Ama ben yine de büyüme ve mali denge tarafına bakmanın gerekli olduğunu düşünüyorum.

25 Eylül 2017

Biri bana açıklasın

Hisse senedi piyasalarını uzaktan izlerim. Dolayısıyla, günlük yatırım kararlarının nasıl alındığı konusunda uzman değilim. Bu bağlamda yazımda ele almak istediğim konu, borsalardaki günlük hareketleri tahlil etmeye yönelik değildir. Diğer bir deyimle, bu yazıya bakıp yatırım kararınızı değiştirmeyin.

Okuyanlar hatırlayacaktır, önceki yazımda; “finansallaşan dünyada” gelişmekte olan ekonomilere (GOE) daha fazla sıcak para yatırımı gittiğine dikkat çekmiştim. Bu nedenle, yabancıların faiz ve borsa gelirleri için GOE’lerin, dışarıdan borçlanmak zorunda kaldıklarını belirtmiştim. Gerekli olan dövizin turizm ve ihracat gelirlerinden karşılanamaması sonucu dış borçlanmaya gidildiğine değinmiştim. Böylesi bir sarmalın, GOE’leri her geçen gün daha fazla dış borca mahkûm ettiğine vurgu yapmıştım.

Sıcak paranın geldiği tahvil piyasaları sabit getirili piyasalar olduğu için oralardaki değişimleri anlamak çok zor değildir. Eğer ülkedeki enflasyon ve yabancıların risk algılaması yüksek ise faizler de yüksek olacaktır. Veya tersi durumda faizlerin düşük olması normaldir.

21 Eylül 2017

Döviz dengesi değişirken Türkiye’nin durumu

Beklenen FED kararı sonunda açıklandı. Yakında Avrupa Merkez Bankası (AMB) ve diğer büyük merkez bankalarının da benzeri kararlarını duyabiliriz. Eğer beklenmedik bir olay olmazsa artık ucuz döviz yok. Bir devrin sonuna geldik!
Bu bağlamda, öncelikle kısa vadeli döviz yükümlülüklerinin düzeyini dikkatli değerlendirmek lazım.

Dünyada dengeler değişirken Türkiye'nin döviz yükümlülükleri büyüdü. Haziran sonu itibariyle; yurt dışında yerleşiklerin Türkiye’den, 49 milyar $ hisse senedi, 123 milyar $ tahvili (38 milyar $’ı bankalara, 75 milyar $’ı kamuya, 10 milyar $’ reel sektöre ait),48 milyar $’lık mevduatı var. Diğer bir deyimle ekonominin 220 milyar dolarlık kısa vadeli yükümlülüğü var. (217 milyar $’lık krediler ve diğerleriyle beraber toplam yükümlülükler 647 milyar $’a ulaşıyor).

Bu yeni bir gelişme değil. Dünyada dövizin azalacağı ve faizlerin yükseleceğini bilen yabancılar Türkiye’ye, kısa vadeli kredi, hisse senedi, devlet borçlanma senedi ve mevduat gibi kısa vadeli fonları getirmeye başlamışlar. Yılın ilk yedi ayında 3 milyar $ kadar olan uzun vadeli döviz girişlerine karşılık 25 milyar dolarlık kısa vadeli finansman girişi oldu.

Özetle, dünyada döviz pahalılaşırken bizde ihtiyaç azalmıyor. Aksine dövize bağımlılık artıyor.

Ne demek istediğimi biraz daha açayım.

12 Eylül 2017

Kamu borçlanmasında yasal limit aşıldı (mı?)

2001 Krizi sonrasında çıkarılan kanunların arasında en önemlilerinden birisi 4749 Sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanundur. Önemi, bu topraklarda ilk defa yasa ile devlet borçlanmasına limiti konulmasından gelir. O günlerde siyasetçileri ikna etmek için verdiğimiz uğraşıların anılarımda özel yeri vardır.

Bahsi geçen yasanın 5. Maddesi aynen şöyledir:
“Borçlanma, ikraz ve garanti limiti (1)
Madde 5 - Malî yıl içinde 1 inci Maddede belirtilen ilkeler ve malî sürdürülebilirlik de dikkate alınarak yılı bütçe kanununda belirtilen başlangıç ödenekleri toplamı ile tahmin edilen gelirler arasındaki fark miktarı kadar net borç kullanımı yapılabilir.

Borçlanma limiti değiştirilemez. Ancak borç yönetiminin ihtiyaçları ve gelişimi dikkate alınarak, bu limit yıl içinde en fazla yüzde beş oranında artırılabilir. Bu miktarın da yeterli olmadığı durumlarda, ilave yüzde beş oranında bir tutar, ancak Müsteşarlığın görüşü ve Bakanın teklifi üzerine Bakanlar Kurulu kararı ile artırılabilir. Bütçenin denk olması durumunda da borçlanma, anapara ödemesinin en fazla yüzde beşine kadar artırılabilir. “

7 Eylül 2017

Hazine borç stokunun son durumu

Önce küçük bir açıklama yapayım. Hazine (merkezi yönetim) borç stoku deyince işin içine sadece Hazine’nin borçları giriyor. KİT’ler, yerel yönetimler, fonlar ve varsa döner sermayelerin iç ve dış borçları bu rakamlara dâhil değil. Dolayısıyla toplam kamu borç stoku deyince, aşağıdaki rakamlara bu kurum ve kuruluşların borçlarını da eklemeniz lazım.

Gelelim son verilere.

Temmuz sonu itibariyle Hazine’nin borç stoku toplamı 817 milyar lirayı geçti.
Geçen yılsonuna göre, bu yılın yedi ayında stok 58 milyar lira büyümüş. Aşağıdaki ilk grafikten görüleceği üzere, bu rakam az değil. Önceki yılların yıllık değişimiyle karşılaştırdığımızda 2009 Kriz yılına çok yakın. Ama dikkat: 2009 rakamı yıllık, bu yılın ki yedi aylık.

4 Eylül 2017

İrlanda dağlarında çiçekler açar

Tatili İrlanda’da geçirdim. Uzun zamandır merak ettiğim ülkenin güney yarısını dolaştım. Size gezi anılarımı anlatmak niyetinde değilim. Sadece birkaç gözlemimi paylaşmak istiyorum.
Türkler ile ilk resmi bağlantılar 1847-48 yılları arasındaki büyük açlık yıllarına dayanıyor. Osmanlı üç gemi göndererek yardım eli uzatmış. İrlandalılar bunu hiç unutmamışlar.
Sonraki bilinen ilişki ise Mustafa Kemal Paşa döneminde. İrlandalılar, Britanya’ya karşı 1916 Dublin Paskalya Ayaklanmasıyla başlattıkları bağımsızlık mücadelesinde Çanakkale Direnişinden etkilendiklerini gizlemiyorlar. Daha sonraki yıllarda, İrlanda’da ikili monarşinin tartışıldığı dönemde, Atatürk’ün İrlanda Cumhuriyetçi Partisinin tam bağımsızlıkçı politikasına verdiği destek unutulmamış. Yani bağımsızlık çiçekleri aynı dönemde oralarda da açmış.
Gözlemlediğim kadarıyla, İrlandalılar uluslaşmaya ve bağımsızlıklarına çok düşkün bir ulus. Her ortamda ortak yanlarını öne çıkarmaya aşırı önem veriyorlar.
Dublin’de Kilmainham hapishanesini gezerken, tur rehberinin 1916 Paskalya Ayaklanmasını ve Bağımsızlık hareketi liderlerinin kurşuna dizilmesini anlatımını dinlemenizi isterdim. Uluslaşma sürecinde neler yaşadıklarını, Ayaklanmanın onlara verdiklerini, ülkesini gezmeye gelen turistlere basit bir dille anlatıyordu.

25 Ağustos 2017

Hazine ödediğinden çok yeni borç alıyor!

Kamu borçlanması bu yıl hızlı artıyor. Borç stoku büyüyor. Borç stokunun büyümesi demek ileride daha çok borç geri ödemesi anlamına gelir.
Bu bağlamda kamu borç rakamlarına bakarken stok=anapara tanımını unutmamak lazım. Hazine’nin yayımladığı borç stoku rakamlarına faizler dahil değildir. Çünkü faizler yıllar itibariyle değişir ve hesaplanamaz. Bu nedenle bütçe harcamalarının içinde yıllık faiz ödemeleri vardır.
Anapara, yani stoku azaltmak için yıllık faiz ödemelerinden daha fazla faiz dışı fazla vermek gerekir. Eğer bu başarılabilirse, o yıl hem faizler ödenir hem de borç stoku azalmış olur.
Ancak hem ekonomistler hem de siyasetçiler genellikle bu yolu tercih etmezler. Daha büyük faiz dışı fazla vermek demek ya daha çok gelir toplamak ya da daha az harcama yapmak demektir. Bunlar ekonomiye küçültücü etki yapar. Zaten yeteri kadar hızlı büyüyemeyen ekonomiye bir de borç geri ödemek için bütçeden baskı yapmak, pek taraftar bulan bir görüş değildir.

22 Ağustos 2017

Yılın ilk yarısında toplam borçluluk tarihi rekor kırdı

Her geçen gün daha fazla finansallaşan dünyada, borçluluk hızla artıyor. “Finansal ağalar” sadece gelişmiş ekonomileri değil, gelişmekte olan ekonomileri de borca boğdular. Değişen tek şey, gelişmiş ekonomilerde borçlar kendi paralarıyla. Oysa gelişmekte olan ekonomilerde, ucuz kaynak bulduğunu düşünenler, dövizle, yabacı parayla borçlanıyorlar.
Türkiye’de de durum farklı değil. Borçlar aldı başını gidiyor.
Borçların, ülkenin ekonomik ve siyasi kaderine nasıl yön verdiğini deneyimlerle biliyorum. Bu bağlamda toplam borçluluk verilerini 2002 yılından bu yana daha düzenli izlerim.
Hazırladığım toplam borçluluk rakamlarını içeren tabloları aşağıda bilginize sunuyorum. Bu tablolarda bankaların dışarıdan ve diğer bankalardan aldıkları borçlar yer almıyor. Bankaların aldığı paralar kredi olarak şirketlere ve hanelere dağıtıldığı, bir bölümüyle de kamuya borç verildiği için finansal sektörü hesaba katmıyorum. (Böylesi bir hesaplamaya itirazı olanlar olabilir. Ama çifte sayımdan kaçınmak ve rakamları konsolide etmek çok zor olduğu için bu kolay yolu seçtim.)

19 Ağustos 2017

Pazaryerinden gelir dağılımı tahlili

Semt pazarları ekonomi için önemli bir göstergedir. Oraya bakarak semtin ekonomik durumunu anlamak mümkündür. Pazarcı, müşteri ilişkilerinden oluşan kültürden yola çıkarak oturanların göç ettikleri iller hakkında görüş oluşturabilirsiniz.
Hafızamdaki ilk pazaryeri 1966’ı sonrası Ankara-Yenimahalle pazarıdır. Hiç sevmememe rağmen, biraz da zorla, anneme yardımcı olmak için giderdim. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, o zaman sadece sebze ve meyve satılan yerdi semt pazarları.
Aradan yıllar geçtikçe, nüfus arttıkça, mahallenin çevresi gecekondulaştıkça, önce köylü pazarı olmaktan çıktı. Sonra ben pazara gitmeyi bıraktım. Uzunca bir süre gelişmeleri yakından izleyemedim.
Ardından semt pazarları ile yeniden bağlantı kurdum. Gözüme ilk çarpan şey artık sebze, meyve satan köylüler yoktu. Ürünlerini halden getiren profesyonel pazarcılar vardı. Kaliteli taze meyve sebze bulmak, çoğu zaman para ödemeye hazır olsanız bile neredeyse imkânsız hale gelmişti. Yanı sıra, son günlerin çok tartışılan konularından olan, aracılar ve pahalı gıda fiyatları gözüme çarptı.

16 Ağustos 2017

Sonunda futbolumuz da ekonomimize benzedi

Futbolu artık eskisi kadar yakından takip etmiyorum. Takım tutuyorum ama oynanan oyundan zevk almıyorum. Bunu biraz liglerdeki futbol anlayışına biraz da ilgisizliğime bağlayabilirsiniz.
Korkmayın amacım futbol yorumu yapmak değil.
Son yıllarda yaşanan iki gelişmeye dikkatinizi çekmek istiyorum. Artık futbol çifte açığa, bütçe ve cari açığa neden oluyor.
Bütçeye etki, profesyonel liglerdeki belediye takımlarının çokluğundan. Kaç tanedir sayamadım. Ama neredeyse her il ve büyük ilçe belediyesi bir tıkıma sahip veya dolaylı yollardan destekliyor.

12 Ağustos 2017

Ödemeler dengesi yüksek faizle finanse edilmiş

Yazılarımı düzenli takip edenler bilirler. Ödemeler dengesi verilerine çok önem veririm. Makro dengeler arasında bir sıralama yapmak, genellikle doğru bir yaklaşım değildir. Ama ekonominin içinde bulunduğu konjonktüre göre değerlendirme yapmak için geçici öncelikler vermek gerekirse, kanımca öncelik ülkenin döviz dengesinde olmalıdır.
Ancak döviz dengesi deyince çoğu insanı aklına hemen cari açık geliyor. Oysa cari açık, döviz ihtiyacının sadece bir bölümünü açıklamaya yetiyor. Turpun büyüğü heybede misali, döviz ihtiyacının çoğunu doğuran kalemler borç geri ödemelerinde.
Bu kısa açıklamadan sonra, 2016-2017 yılları ilk yarılarının döviz finansman ihtiyacına ve nasıl karşılandığına bakalım.

9 Ağustos 2017

Adını gizleyen KİT

Kurumlar vergisi rekortmenleri listesi açıklanınca şaşırdım. Liste birincisi adının yayınlanmasını istememişti. Yıllardır adının açıklanmamasını isteyen gelir vergisi rekortmenlerine alışmıştık. Ama bir kurum neden ülkesine, insanına karşı şerefle yerine getirdiği bir görevin kamuoyunda bilinmesini istemez diye düşündüm.
Bu sabah gazeteleri okurken şaşkınlığım kızgınlığa dönüştü.
HaberTürk’ten Rahim Ak ve Hürriyet’ten Sefer Levent, 2016 yılı kurumlar vergisi rekortmeninin BOTAŞ olduğunu yazmışlar. Bilançolardan alınan sayılarla güzel analizler yapmışlar. İkisini de kutluyorum.
Ben vergi uzmanı değilim. Dolayısıyla bilanço rakamlarına çok girmeyeceğim. Arzu edenlere yukarıdaki haberleri okumasını öneririm.
Ama geçmişe ait bir bilgiyi paylaşmadan geçmeyeyim. Özelleştirme öncesinde TEKEL sık sık vergi rekortmeni olurdu. Tütün ihracatından yüksek döviz geliri elde edilmesi amacıyla tütün fiyatları yüksek belirlenirdi. TEKEL, çok tütün alır, içeride sigara ve alkollü içecek üretir satar ve tütün ihraç ederdi. Adı üstünde tek üretici ve satıcıydı. Bu sayede vergi rekortmeni olurdu. Ama genellikle çiftçiye yapılan destekleme ödemeleri nedeniyle nakit sıkıntısı çektiği için vergilerini zamanında ödemezdi. Görev zararı alacaklarıyla mahsup edilmesi için hükümetlere baskı yapmaya çalışırdı.
Bunların geçmişte kaldığını düşünüyordum. Ama karşımıza yeni bir KİT çıktı.

2 Ağustos 2017

Kamu borçlanmasında son durum

Ağustos-Ekim İç Borçlanma Stratejisi yayımlanınca, her zamanki gibi, detaylarına baktım.
Hazine bu yıl programladığından fazla borçlanacak. Açıklanan Hazine Finansman Programında, 2017 yılında yıllık toplam 117 milyar lira yeni borçlanma öngörülmüştü. Oysa Hazine, şu ana kadar yaptığı ve açıkladığı program ile Ocak-Ekim arasında140 milyar liradan fazla borçlanma yapacak gibi görünüyor. Daha programı açıklanmayan Kasım ve Aralık ayları da var.
Anlaşılacağı gibi, rakamların Ocak-Haziran arası döneme ait olanları kesin, diğerleri tahmini. Ancak, kesin olan bir şey var, Hazine programladığından fazla borçlanıyor. Kimden? Bankalardan.
Yanı sıra KİT borçlanma verilerine bakınca orada da dikkat çeken bir durum var. Önceki yıl 8,1 milyar lira olan ticari banka borçları, Mart 2017 itibariyle 13,1 milyar liraya ulaşmış. KİT’ler de bankalara yönelmişler.
Rakamları yenilenmediği için net bir şey söylemek çok zor. Ancak belediyelerde de ticari bankalardan borçlanma eğiliminin arttığı kesin.

29 Temmuz 2017

Asya Krizinin 20. yılında ekonomide sıcak paracıların hakimiyeti

Klasik söylemdir; “yıllar ne çabuk geçiyor?” Aradan 20 yıl geçmiş. Tayland’da başlayan Kriz, G. Kore, Endonezya derken dünyayı etkilemişti.
Üzerinde çok bilimsel çalışma yapıldı. Nedenleri araştırıldı. Hatırlayın, adı geçen ülkelerde enflasyon düşüktü. Bütçe açığı yok denecek kadar azdı. Politik istikrar istemediğin kadardı. Diktatörlerin varlığı, “istikrara yaradığı için (?!)” görmemezlikten geliniyordu. Doğrudan yabancı sermaye, sanayiye olduğu kadar dış ticarete açık olmayan inşaat sektörüne de yatırım yapıyordu. Kısacası herkes halinden memnundu. Ortalık güllük gülistanlıktı.
Ancak bir sorun vardı: Dolara sabitlenmiş kur sistemi. Düşük uluslararası rezervlere rağmen ülke kurları dolara bağlanmıştı. Dışarıdan para geldiği sürece sorun olmadı.

24 Temmuz 2017

Yabancıların Türkiye ekonomisine bakışı değişiyor

Almanya ile başlayan son siyasi krizin doğrudan yabancı sermaye girişlerini olumsuz etkileyeceği söyleniyor.

Özetlemek gerekirse, yabancı yatırımcılar için iki tür piyasa vardır: Yatırım piyasası (Investing market) uzun vadeli doğrudan yatırıma uygun piyasa. Yani fabrika yatırımına ağırlık verilebilir ekonomiler. Örneğin, Çin, G. Kore gibi.

Kısa vadeli işlem piyasası (Trading market) deyimi ise Londra ve New York’taki uluslararası dev yatırım bankalarının “dealing room”larında (günlük işlem odalarında) kullanılan bir deyim. Uluslararası finansal piyasalarda kısa vadeli işlem yapan yatırımcıların geliştirdikleri tanımlardan biri.  

Gittikçe daha fazla finansallaşan dünyada, günlük 5-6 trilyon dolarlık döviz işlemi yapan “dealer”lar, (kısa vadeli finansal işlem uzmanla) uzun vadeli yatırımlarla ilgilenmezler. Onlar, üretken fabrika yatırımlarına kredi vermek, proje değerlendirmek gibi işlerden hiç anlamazlar. Emtia, döviz ve sermaye piyasalarında anlık işlemler yaparak para kazanırlar. Günlük mesailerinin çoğunu kur, hisse, enflasyon, faiz, CDS, hedge gibi kavramlarla geçirirler. Önlerinde dört-beş tane işlem ekranı, yakınlarında bir televizyon, üzerlerinde anlık hızlı ve doğru karar alabilmenin baskısıyla hayatları geçer.

20 Temmuz 2017

Bütçesini tutamayan devlet ve çişini tutamayan kişi!

Siyasetçiler ekonomik büyümenin seçmenin oy tercihlerinde önemli etken olduğuna inanırlar. Seçim zamanı gelince, yol şartları ne olursa olsun kamyonun gazına basarlar.

Son referandum ve erken seçim söylentileri, tekrar gaza basıldığını gösteriyor. Bu ortam, artan bütçe açığında, cari açıkta ve finansal sektörde (makro ihtiyari tedbirlerde) gevşeme işaretlerini çoğaltıyor.

Bu bağlamda, önce konut ve beyaz eşyada KDV ve ÖTV indirimleri geldi. Ardından istihdam teşvikleriyle vergi ve SGK ödemelerini kamu üstlendi. Kamuya elaman alımına hız verildi. Vergi ve SGK alacakları birkaç ay aradan sonra yeniden yapılandırıldı.

Yanı sıra büyümenin motoru olan borçlanmanın yavaşlamaması için Kredi Garanti Fonu’nun (KGF) kapsamı genişletildi. Sonrasında bankaların özkaynak hesaplama yöntemi değiştirildi, tahsili gecikmiş alacaklardan kalan gayrimenkullerin sermayeye eklenmesine izin verildi. Son olarak, birden fazla tüketici kredisi borcu olanların sorunlu kredileri için, bankaların ayırması gereken karşılıklarda yumuşamaya gidildi.
Finansal sektördeki gevşemeleri şimdilik bir kenara bırakalım.

Bütçenin ilk altı aylık performansına bakalım.

16 Temmuz 2017

Dünyada büyük merkez bankalarının eli kolu bağlı

Küresel finansallaşmanın ve aşırı serbest kambiyo rejiminin (sermaye hareketleri) bir sonucu olarak ekonomide, işimiz gücümüz FED’i izlemek oldu. Üretimi, yatırımı, teknolojiyi, işsizliği unuttuk. Onlar neredeyse konu olmaktan çıktı. Varsa dolar, yoksa faiz, borsa.

Önceki yazılarımda da belirttim. Finansallaşmanın en büyük ektisi olan ucuz fonlama döneminin sonuna gelindi. Şimdi herkes; faizler ne zaman, ne kadar artacak? Merkez bankaları hangi hızla bilançolarını küçültecekler? Bunları çözmenin derdine düştü.

Sonunda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Merak etmeyin merkez bankalarının eli kolu bağlı. Öyle hızla hareket edebilecek halleri yok.

Önce bir hatırlatma yapayım. Bankalar kısa vadeli para toplar, pasiflerine koyarlar. Bu fonları uzun vadeli kredilere, menkul kıymetlere yatırırlar. Para kazanırlar. Ancak bilançonun aktifi uzun, pasifi kısa vadeli olduğu için, bilançoda vade uyumsuzluğu vardır. Yöneticiler, (eğer bir de döviz riski yoksa) bu riski azaltmak için türev ürünleri kullanarak aktifi sigorta (hedge) ettirirler.

Sektörün bu sorununun farkında olan merkez bankaları, “finansal istikrarı” sağlamayı öne çıkarırlar. Hatta çoğu zaman enflasyon hedeflemesini bir kenara koyarak, finansal istikrarı sağlamak için önlem almaya çabalarlar.

12 Temmuz 2017

Borsalar zirvedeyken kimler kazanıyor?

Dünyada sermaye piyasalarında, uzun zamandan bu yana, bir bayram havası esiyor. Borsalar zirveden zirveye koşuyor. Küçük yatırımcılar her zaman memnun olmasalar da kurumsal yatırımcıların yüzleri devamlı gülüyor.

Borsa tarihsel olarak Anglo-Sakson kuruluşudur. Kısa vadeli finansman açısından İngiltere ve Amerikan ekonomisine katkıları çoktur. Buna karşılık kıta Avrupa’sında ve Japonya’da sigorta şirketlerinin birikimlerine dayalı bankacılık öne çıkar. Dolayısıyla dünyadaki borsaların kuruluş ve gelişme hikâyelerinin arkasında genellikle İngilizce konuşanlar etken olmuştur diyebiliriz.

1990 sonrasında küreselleşme ve buna bağlı olarak finansallaşma, hızla yayılmaya başlayınca, doğru dürüst gelişmiş şirketleri olmayan ülkelere bile ilk önerilen finansal kurum borsa olmuştu. O yıllarda borsa, hisse senedi öyle moda haline geldi ki, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, önce eski Sovyet ülkelinde sonra da Afrika dâhil az gelişmiş ekonomilerde papatyalar gibi çoğalmaya başladılar.

8 Temmuz 2017

Dünyada merkez bankaları müziği kapatırken “trade market”e dönüşen ekonomi

Son günlerde iki önemli çalışma yayımlandı.

İlki Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF)’ne ait. İlk cümlesi mealen şöyle, “küresel olağanüstü düşük faiz oranları dönemi sona eriyor.” IIF ardından yükselen piyasa ekonomilerinin durumunu kısaca inceliyor. Hindistan ve Türkiye gibi bazı ülkelerin, bu dönemi yatırımdan çok tüketime dayalı bir büyüme modeliyle geçirdiklerine vurgu yapıyor.

Merkez bankalarının üst kuruluşu olan BIS (Basel International Settlements) ise 2017 yıllık raporunu yayımladı. Dünya ekonomisinden, finansal sektörün son durumunun değerlendirilmesine kadar birçok konuyu içeren oldukça kapsamlı bir çalışma.
Rapor, dünya ekonomisinde dört ana riske dikkat çekiyor: Yükselen enflasyon merkez bankalarını parasal sıkılaştırmaya zorlayacak. Böylesi bir gelişme finansal sektördeki stersi artırır. Büyüme yavaşlayabilir. Bunlara bir de ticarette korumacılık eklenirse büyüme büyük darbe yiyebilir.

Bunlar önemli. Ama orta ve uzun vadeli değerlendirmeler.

5 Temmuz 2017

Bankaların sorunlu kredilerinde son durum

Ekonomide “John Ahmet’in devir daim makinesi” şöyle çalışıyor: Hazine, bankalar ve gücü yeten şirketler dışarıdan ucuz borç alıyor. Yetmezse Merkez Bankası’ndan yardım isteniyor. Bankalar bunların üstüne mevduatları da ekliyor. Sonunda Hazine’ye, KOBİ’lere, tüketicilere, kredi kartı sahiplerine; konut/otomobil almak isteyenlere kredi veriliyor. Böylelikle kamu ve özel sektörün yaptığı tüketim ve yatırım harcamaları artıyor. Ekonomi büyüyor. Ama üretken yatırımlar yeteri kadar çoğalmadığı için yeteri kadar istihdam yaratmadan büyüyor.

Buraya kadar olan bölüm, işin zevkli tarafı.

Ancak bir de eğlencenin sonrası var. Borçların geri ödeme zamanı gelince her borçlu aynı davranışı gösteremiyor.  Kimi yeteri kadar gelir elde edemediği için, bir kısmı diğer borçlarına öncelik tanımak zorunda kaldığı için, bazıları da ödemek niyetinde olmadığı için borç taksitlerini zamanında ödemiyorlar.

3 Temmuz 2017

Gelirinin yarısı kadar dış borcu olan ülke!

Türkiye’nin 2001 Krizinden önce 100 milyar dolar civarında dış borcu vardı. Ağır dış borç alınarak Krizin kısa süreli hasarları giderilmek istendi. Kapsamlı yapısal reformlar hayata geçirildi. Uzun vadede tekrar borçlanmanın azaltılması hedeflendi. Amaç ülkeyi bir daha borç sarmalına sokmamaktı. Politikaları beğenen olduğu kadar eleştiren de oldu ama kriz aşıldı.

Oysa dış borç stoku, 2002 yılsonundan geçen mart ayına kadar sürede yüzde 218 artarak 412 milyar doları geçti.

Dış borç rakamlarına iki yönlü bakmanın yararlı olacağını düşünüyorum. Önce alınan borçların milli geliri nasıl etkilediğine bakalım. Sonra toplam dış borcun dağılımına, kimlere ait olduğuna göz atalım.

Dış borç stokunu incelerken aklımızdan çıkarmamamız gereken birkaç şey var. Alınan borç kadar gelirler de artmış mı? Eğer öyle ise, borçlanmada aşırıya kaçılmamış ve alınan paralar gelir getirecek yatırımlara gitmişse çok dert yaratmayabilir. Böyle bir durumda dış borç soku / milli gelir (GSYH) oranının yıllar itibariyle düşüyor olması gerekir. Borç yöneticileri açısından paydanın büyümesi (milli gelirin artması) istenen, beklenen bir durumdur.

Oysa borç sever çevreler, “Borcun nominal büyüklüğünü dert etmeyin, büyüyen ekonomide borç olur.” söylemiyle, insanları borçlanmanın güzel bir şey olduğuna inandırmaya çaba gösterirler.

Bu bağlamda Türkiye’deki durumu şöyle:

29 Haziran 2017

Sıcak para yatırımcıları reel kur endeksi değişimine göre kara veriyor

Biliyorum, dolarizasyon hakkında yaptığım uyarılar sıklaşmaya ve sıkıcı olmaya başladı. Ancak ekonomik gelişmelere biraz yakından bakmaya başlayınca iş dönüp dolaşıyor dövize dayanıyor.
Hazine’de yetişen ve uzun zamandır finans sektöründe çalışan değerli arkadaşım Hakan Aklar dikkatimi çekince verileri derlemeye çalıştım. Gördüm ki, reel kur endeksi ile sıcak paracıların davranışları arasında yakın bir ilişki var.
Biliyorum, bazılarınız “Daha yeni mi anladın? Ekonomiye giriş ders notlarına baksaydın yeterdi.” diyecekler. Haklılar. Ama benim görmem kadar sizlerin bilmesi de önemli olduğu için aşağıdaki grafiği hazırladım. (Umarım konuyu kısaltmak zorunluğu nedeniyle çok hata yapmadan özetleyebildim.)
Önce reel kur endeksi nedir ona bakalım. “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından hesaplanan reel efektif döviz kuru endeksleri ülkemiz fiyat düzeyinin dış ticaret yaptığımız ülkelerin fiyat düzeylerine oranının ağırlıklı geometrik ortalaması alınarak hesaplanmaktadır.”  Basitleştirilmiş formülü şöyle: Reel kur = TÜFE (TR) / [Nominal kur x TÜFE (yabancı)].
Görüldüğü gibi, nominal kur arttıkça reel efektif kur endeksi düşüyor. Böylesi bir gelişme, yerli mal ve varlıkların fiyatlarının yabancılar için ucuzlamasına yol açıyor. Diğer bir deyimle, yabancılar aynı dövizi harcayarak daha fazla TL fiyatlı mal alabiliyorlar.

23 Haziran 2017

Kamu borçlanması da hızla artmaya başladı

Borç yöneticilerinin bir temel kuralı vardır: Faizler yükselirken borcunu azalt, düşerken ihtiyacın kadar borçlan.

Gelin bu ilke ışığında gelişmelere göz atalım.

Son aylara kadar dünyada faizlerin yönü konusunda çok fazla tartışma yoktu. Şimdi yavaş yavaş, başta FED olmak üzere parasal sıkılaştırma, bilanço küçültme dönemine doğru gidildiği konuşuluyor. Politika yapıcıların söylemelerinde ne kadar tutarlı olduklarını zaman gösterecek. Ancak beklenmedik siyasi ve ekonomik gelişmeler olmazsa eğilimin yukarı yönde olduğu söyleyebiliriz.

O zaman, başlangıçtaki kural gereğince; ülke olarak kamudan başlayarak, özel sektör ve hane halkının sırtında ağırlaşan borç yükünü azaltacak önlemler almanın zamanı geldi. Hatta geçiyor bile.

Özellikle 2009 Küresel Krizinden sonra hızla artan reel sektörün ve hane halkının borçlanmasını, önce yavaşlatmak sonra düşürmek için bir şeyler yapılması gerekiyor. Eğer gecikilirse, dünyada faizler daha fazla yükselmeye başlayınca ekonominin zorlanması, belki de krize girmesi kaçınılmaz olacak.

20 Haziran 2017

Bürokrat “dava adamı” olmalı mıdır?

Ekonomiyle ilgilendiğim için bana ulaşan sosyal medya iletilerini dikkatle okumaya çalışırım. Elimden geldiğince farklı düşüncelere, yaklaşımlara ulaşmaya, onları anlamaya ve aklım yettiğince değerlendirmeye gayret gösteririm.

Bu bağlamda geçenlerde bir yorum ilgimi çekti. Ekonomi bürokrasisinden bahseden ve çeşitli uyarılar içeren yazıda şöyle bir bölüm vardı; ” Bürokraside dava bilinci ve ehliyet/liyakat bir arada olmadığı sürece bu savaşın zora gireceği hep konuşuldu. Ama maalesef dava bilincini rüyasında görmemiş isimler bir de ehliyetsiz elleriyle zarar üstüne zarar verdiler. Kurumlar günden güne geriye gitti. Şahsi hesaplar ve husumetler ana gündem oldu”

Buna benzer söylemleri son aylarda çok duymasam ilgi göstermezdim. Sadece ekonomiyle ilgili kurumlarda değil. Kamuda nerede bir başarısızlıktan, yanış giden işten, karar alma sürecindeki sıkıntılardan bahsedilse, karşınıza “savaş” ve “dava bilincine aykırılık” çıkıyor.

Benim bildiğim TBMM kararı olmadıkça ülkenin savaşa girmesi mümkün değil. Öyle bir karar olmadığına göre dış düşmanla savaşta değiliz. Eğer kastedilen ülke içindeki siyasi mücadele ise o da “savaş” olarak nitelendirilemez. Çünkü savaşta iken yapılan her şey mubahtır. Öldürmek de dahil. Bu nedenle “savaş” kelimesinin “teşbih” olarak yazıldığını kabul etmek istiyorum.

17 Haziran 2017

Ekonomide başarının göstergesi: Daha az işsizlik

Hepimizin ortak kaygısı aynı. Mutlu ve huzurlu bir yaşam sürmek. Aslına bakarsanız bunlar göreli kavramlar. Kişiden kişiye değişiyor. Mutluluk, kimine göre spor araba sahibi, kimine göre makam sahibi olmak. Bir başkasına göre, karnının doyması, elaleme muhtaç olmamak.
Ancak mutlu olabilmek için hepimiz ortak yanları var. Karnımız doymalı, uyumalıyız, bir konutumuz olmalı vs. Bunlar için para gerek. Parayı da eğer aileden yüklü bir miras kalmadıysa, hırsız değilsek, çalışarak kazanmak zorunayız.
Yani bir işimiz olmalı.
İş adamı, esnaf, çalışan olabiliriz. Fark etmez. Alnımızın teriyle çalışıp, para kazanıp, vergimizi verip geçimimizi sağlamak en temel amacımız. Böylelikle önce karnımızı doyuracak, sonra ailemizin ihtiyacını karşılayacak, paramız yeterse eğlenecek, kültürel faaliyetlere katılacağız.
Bunların hepsini bize içinde yaşadığımız ekonomik ortam sağlar. Sürekliliği olan ve geliri yeterli bir işe sahip olmak ekonominin durumuna bağlıdır. Eğer devamlı büyüyen bir ekonomide yaşıyorsak iş ve aş sorunumuzun olmayacağını söyleyebiliriz. Kişisel başarısızlıklar dışında bir risk olmazsa bizi olumsuz etkileyecek çok fazla etken olmayacaktır.
Dolayısıyla bir ekonomi politikasının temel başarı göstergesi istihdamdır. Eğer o ülkenin ekonomik sınırları içerinde yaşarken sürekliliği ve doyurucu geliri olan bir iş bulabiliyorlarsa sorun yoktur.

15 Haziran 2017

Ronaldo, Messi ve bizdeki vergi sistemi

Futbolda, Real Madrid’li Ronaldo ile Barcelonalı Messi, iki büyük isimdir. Sadece İspanya’da değil dünyada da onları seyretmek için gece uyumayan milyonlarca insan var.

Aldıkları bunca ödüle rağmen, önce Messi’nin şimdi de Ronaldo’nun vergi kaçakçılığından yargılanıyor. Messi 4,1 milyon avro vergi kaçırdığı suçlamasıyla 21 ay hapis ve 2,1 milyon avro para cezası almıştı. Son olarak Madrid Savcılığı, Ronaldo’nun 14,7 milyon Avro vergi kaçırdığını iddia etti.  Mahkemenin dava açılması için gerekli delillerin bulunduğuna karar vermesi halinde Ronaldo, vergi kaçırma iddiasıyla sanık koltuğuna oturacak.

Siz hiç Türkiye’de böyle bir olayın yaşanabileceğini düşünüyor musunuz? Liglerde top koşturan yerli veya yabancı futbolcuların vergi konusunda sıkıntıları olsa mahkemeye verilebilir mi? Bırakın futbolcuyu hiç vergi kaçakçılığı nedeniyle mahkemelik olmuş tanınmış bir şahsiyet duydunuz mu?

11 Haziran 2017

İngiltere seçimleri ve biz

1996 yılı sonunda, Tony Blair’in ilk seçim zaferini kazandığı günlerden önce Londra’daki görevime yeni başlamıştım. Seçim çalışmalarını elimden geldiğince izliyor, sistemi anlamaya ve değerlendirmeye çalışıyordum.
İlk olarak İngiliz İşçi Partisi’nin klasik sol söylemden uzaklaşan, neoliberal “Üçüncü Yol” yaklaşımı dikkatimi çekmişti. Kısaca “ne sağcı ne solcuyuz, orta yolcuyuz” deyişiyle özetlenebilecek bu politika, Ms. Teacher sonrasının Muhafazakâr Britanya’sında ses getirmeye başlamıştı.
T. Blair hatırı sayılır bir zaferle iktidara geldi. Ardından 2003 Irak işgaline kadar, kendince başarılı, bir iktidar süreci yaşadı. Ancak Körfez Krizi sırasında kimyasal silah kullanıldığı yalanı dahil birçok ABD politikasına destek verdiği için, kredisini kaybetmeye başladı.
Britanya’nın zarar gördüğünü değerlendiren İşçi Partisi, Başbakanı istifa ettirdi. Yerine Hazine Bakanı Gordon Brown’ı getirdi. İngilizlerin dediği gibi, yılan bir taşın arkasında derisini değiştirdi. Hepimiz onu başka, yeni bir yılan sandık. Önemli olan, bir ülkenin uzun vadeli çıkarları söz konusu olunca, devletin aldığı tavırdı. Kişiler hiçbir zaman ülkenin çıkarlarının önüne geçemiyordu.
Aradan yıllar geçti geçen hafta yapılan erken seçimde, İşçi Partisi Jeremy Corbyn önderliğinde, yeni bir zafere imza attı. Tek başına iktidar olamasa da oy oranını önemli oranda yükseltti. Büyük ilgiyle karşılanan bu gelişmenin en dikkat çekici yanı, partinin klasik sol çizgisine geri dönüşü içeren seçim manifestosuydu.
Refah devletine geri dönüşü önceleyen, kamulaştırma, vergi politikasında köklü değişiklik, vb. politika seçenekleri özellikle Avrupa’da ilgi gördü. Yoğun tartışmalar başladı. “Acaba liberal politikaları benimseyerek politika yapan Avrupalı sosyal demokratlar da İngiliz İşçi Partisi’ni örnek almalı mı?” sorusu her yerde günün konusu oldu.
Olayın etkisi doğal olarak bize kadar geldi.

7 Haziran 2017

Yılın ikinci yarısında ekonomide ne olur?

Hatırlarsınız. Daha birkaç ay öncesiydi.
Siyasi ortam hem dışarda hem de referandum nedeniyle, içeride belirsizdi. Trump’ın Amerika’sı, Brexit sonrası Avrupa, Ortadoğu’daki savaşlar gibi dış etkenlere bizde rejim değişikliği getiren hayati bir oylama eklenmişti. Belirsizlikler bugüne oranla daha fazlaydı.
O günler aynı zamanda dövizde yukarı hareketlenmenin yaşandığı günlerdi. Ortalık “Dolar kaça kadar çıkar? Ne olacak bu ekonominin hali?” sorularından geçilmiyordu.
Sonunda Merkez Bankası, politika faizlerini değiştirmedi ama geç likidite penceresi faizlerini yüzde 8’lerden yüzde 12’lere çıkardı. Böyle bir tercih yapmasının nedenini, şartların geçici olduğuna bağlayarak açıkladı. Yetkililerin açıklamalarından, bir süre sonra ortam normale dönünce normal politika faizleri devreye girecek anlamı çıkarıldı.
Yanı sıra Referandum öncesinde, bankalar Kredi Garanti Fonu kefaletiyle çok kısa sürede 180 milyar lira kredi dağıtarak rekor kırdılar. Ancak yeterli TL kaynağı olmayan bankalar kredilere kaynak arayışına girdiler ve TL’sına yüksek faiz vermeye başladılar.
Aynı dönemde enflasyon da yükselme eğilimindeydi. O da faizlere baskı yapıyordu.

3 Haziran 2017

Hane halkının borçları kısa vadeli

Ailelerin borçluluğu başlığını, çok tartışılan ve bilinen bir konu olmasına rağmen tekrar ele alma gereği duydum.
Çünkü bazı yorumcular “Borçları var ama varlıkları da var. Veya Amerika’da da hane halkı borçlu. Hem de onların borçları, varlıklarından daha fazla. Bizde öyle değil.” gibi, bana anlaşılmaz gelen görüşlere sahipler.
Öncelikle rakamlara bir göz atalım.
Merkez Bankası Finansal İstikrar Raporlarında, 2013 yılından bu yana yer alan hane halkının yükümlülükleri verilerini içeren tablo aşağıdadır. Görüleceği üzere 3,5 yıl önce 359 milyar lira olan toplam yükümlülükler, yüzde 39 artışla 500 milyar liraya ulaşmış.
Mart 2017 itibariyle, toplam borçların yüzde 38’i konut alımı, yüzde 3,5’ğu taşıt alımı için alınan kredilerden. İhtiyaç ve bireysel kredilerin toplam içindeki payı yüzde 55’ten fazla. Buna, bankaların varlık yönetim şirketlerine devrettikleri alacakları da eklerseniz, konut dışı krediler yüzde 60’a yaklaşıyor.
Gelelim yapılan yorumların doğruluğuna.

28 Mayıs 2017

Yurttaş mısın tüketici mi?

Mülkiyeliler Birliği’nin Çarşamba Söyleşilerinin geçen haftaki konukları Prof. Dr. Korkut Boratav ile Prof. Dr. Bilsay Kuruç’tu. Dünya ekonomisindeki gelişmelere değindiler. Son zamanlarda bu kadar doyurucu bir söyleşi dinlediğimi hatırlamıyorum.
Bilsay Hoca, son 40 yılda, özellikle uluslararası finansal hareketlerin serbestleşmesiyle, dünyada yurttaşlığın yerini tüketicinin aldığının üstünde durdu.
Dünya 1970’lerde başlayan ve 1990’ların sonunda zirve yapan bir gelişme sonucunda kamu, şirketler ve hane halklarının her yerde borçlandırıldığını bir yer oldu. Toplam borç rakamları havada uçuşuyor. Bir tahmine göre 213 trilyon dolar toplam borç var. Özetle, küçük bir azınlık dışında herkes borçlu. Aldıkları borçla tüketip, ekonomiye can veriyorlar.
Her kesimde olduğu gibi, özellikle kamu borçlarının sebebi de harcamaların fazlalığı değil, gelirlerin azlığı. Yani toplumda kimse vergi vermezken, devletten daha fazla hizmet talep edilmesi.
Bunun sonucunu, Alman ekonomist Wolfgan Streeck, “Satın Alınan Zaman” adlı eserinde, “vergi devletinin yerini borç devleti” aldı şeklinde özetliyor. Devletin ekonomik yapısında yaşanan bu değişimin sonucunda, o devletin ekonomik sınırları içinde yaşayanlar yurttaş değil tüketici/yatırımcı oluyorlar. Yani Piyasa Halkı oluyorlar. Devletten ona göre davranış görmeye başlıyorlar.
W. Streeck bunu bir tabloyla özetliyor.

23 Mayıs 2017

Sistemin bazı parçalarının bakıma/değişime ihtiyacı var

Son günlerdeki bazı gelişmeleri yan yana getirince kafam biraz karışıyor.

Gelmek istediğim konu şu. Geçen yıl, kamu alacaklarının yeniden yapılandırmasına ilişkin kanunun görüşmeleri sırasında, değerli dostum Bülent Kuşoğlu bahsetmişti. Devletin vergi, SGK, gümrük gibi alanlardan alacaklarının aslı (anaparası) 160 milyar liraymış. Bu toplamın 91 milyar lirası vergi alacaklarından, 68 milyar lirası ise SGK alacaklarından oluşuyormuş. Dahası buna yaklaşık 150 milyar liralık ceza ve gecikme faizlerini de eklemek gerekiyormuş.

Benzeri bir rakam, Bülent TAŞ’ın Dünya Gazetesinde yayımlanan makalesinde de var. Yasası geçen yıl TBMM’den geçen, yapılandırmaya konu kesinleşmiş vergi alacağının 90,7 milyar lira olduğunu belirtmiş. Sayın Taş, yazısında toplan yapılandırılan alacaklardan sadece 15,2 milyar liralık tahsilat yapılabildiğini söylüyor. (Ceza ve faizlerin ne kadarının silindiğini ve tahsilat yapıldığını ben yazıda göremedim.)

20 Mayıs 2017

2017’nin 19 Mayıs’ında gençlik

Gelin gençliğin içinde bulunduğu durumu, biraz olsun, anlayabilmek için TÜİK’in son “İstatistiklerle Gençlik, 2016” araştırmasına bakalım.
Türkiye’de, 15-24 yaş arasında 13 milyon genç yaşıyor. Toplam nüfusun yüzde 16,3’ü. Genç nüfus oranının en yüksek olduğu 5 iller; Hakkâri, Şırnak, Siirt, Bayburt ve Ağrı. Ne kadar çarpıcı değil mi? Bu iller aynı zamanda terörün en yoğun iller arasında.
Benim canımı en çok sıkan diğer bir veri ne eğitimde ne de istihdamda yer alan gençlerin sayısı: 15-24 yaş arasındaki gençlerin yüzde 24’ü. Her dört gençten biri ne okula gidiyor ne de çalışıyor.
İşte karar alıcıların oturup, kalkıp, uyumadan, yemeden içmeden üzerinde düşünmeleri, çözüm üretmeden bir saat bile geçirmemeleri gereken konu bu.

17 Mayıs 2017

Washington Konsensüs yıkılırken Türkiye

Yazılarımda sık sık belirttiğim gibi, kapitalizm içine düştüğü bunalımdan çıkış yolu bulmakta zorlanıyor. Şartlar önceki krizlerden farklı. O günlerde lider ülkeler, sözü dinlenen akil adamlar, iktisatçılar vardı. Örneğin 1929 Buhranından çıkarken Keynes’i herkes dikkate aldı. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında, yeni hegemon ABD, kendi isteklerini “demokratik (?!)” ortamda kabul ettirdi.

Benzeri bir gelişmeyi 1990’larda Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra gördük. ABD, AB ve Japonya yeni dünya düzenini şekillendirirken “Washington Konsensüs” diye bir projeyi dünyaya tanıttılar.

Küreselleşmenin ana ilkeleri bu projeyle ortaya konuldu.

Özetle, dört ana ilkesi vardı: Bir, mal ve hizmet ticareti serbestleşecekti. İki, sermayenin sınır ötesi hareketlerine bir sınırlama getirtilmeyecekti. Üç, göç ve emeğin serbest dolaşımı olabildiğince rahat olacaktı. Dört, kamunun ölçeği küçültülecekti.

13 Mayıs 2017

Borçlanarak büyümek

2009 Küresel Krizinden çıkış yolu arayan dünyada, çözüme yönelik olarak, kamu borçlanmasının ve varlık piyasalarında balonların yeniden konu edildiğini görüyoruz. Özellikle reel faizlerin yerlerde süründüğü, para politikasının etkisini yitirdiği gelişmiş ekonomilerde taraftar bulan bu görüşe dikkat etmekte büyük yarar var.

Bazı “piyasa yorumcularının” kendi ülkelerinin yaralarına merhem olmayan yöntemleri bizim gibi gelişmekte olan ekonomilere önermelerinin ardında ne var iyice anlamak lazım. Bugüne kadar çıkarlarına uymayan hiçbir konuda adım atmayanların, “Daha fazla kamu borçlanması yapın, ekonominin büyümesini tetikleyin” dediklerinde, borç vermek için istedikleri faizi dışarıyla karşılaştırın. Eğer ucuz para veriyorlarsa ne ala. Aksi durum söz konusu ise gereksiz, aşırı borçlanmadan kaçının.

Yazıya böylesi bir girişi yapmamın nedeni aşağıdaki tablo. Tabloda 2003-2017 arası dönemde, her yılın Ocak-Nisan aylarındaki Hazine nakit dengesinin, bir önceki yıla göre değişimi görünüyor.
Bu yılın ilk dört ayındaki değişim dikkat çekici.