Sosyal yardımlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sosyal yardımlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2019

Bütçenin değişen gelir ve harcama yapısının sonuçları

Sekiz aylık bütçe rakamları mali disiplin konusunu daha dikkatli yorumlamamız gerektiğini gösteriyor. 
Bu bağlamda, sizler için 2006, 2009 ve Ağustos 2019 bütçe gelir ve giderlerinin toplam içindeki paylarını içeren bir tablohazırladım. Nominal büyüklük yerine payları dikkatinize sunmamın amacı yıllar itibariyle değişimi göstermek.  
İlk değişim vergi gelirleri ile vergi dışı gelirler arasında görülüyor. Vergi gelirlerinin toplam içindeki payı, önceki yıllarda yüzde seksenler civarında. Ancak bu yılın ilk sekiz ayında %73’e düşüyor. Buna karşılık vergi dışı gelirler (ki çoğu bir defalıktır) toplam içindeki paylarını %20,7’den %26,8’e çıkarıyorlar. Bu artışın nedeninin, TCMB’den gelen 80 milyar lira olduğunu biliyoruz. 
Yani gelirlerde, vergi dışı gelirler lehine bir pay artışı yaşanırken bu artışta TCMB’nin katkısı da artıyor.

13 Mayıs 2019

Popülizm kime yarıyor?

Önce bir saptama yapayım. Ekonomik sıkıntı içinde olan ve aldığı sosyal yardımlar/transferlerle hayatını idame edebilenlerbu yazının konusu değildir.  
Bu gerekli belirlemeyi yaptıktan sonra konumuza gelelim.
19. ve 20. yüz yılda, yoksulluğun çok yaygın olduğu yıllarda, sosyal transferler ve diğer popülist söylemler ve uygulamalar, çoğunlukla eleştirilirdi. Buna karşılık, toplumun geniş kesimlerinin refahtan pay almakta zorlandıklarını iddia edenler, kamunun bu alana müdahale etmesini gerekligörürdü.
Ardından önce, özellikle II. Dünya Savaşının sonrasında anlayış değişmeye başladı. Bir yandan 30 yıl içinde yaşanan iki büyük dünya savaşının etkilerini azaltmak diğer yandan Berlin’e kadar gelen Sovyet’lerin önünü kesmek için refah devleti gündeme geldi. Kamunun rolü konusundaki anlayışlar değişti, büyüme arttı, pasta büyüdü, paylaşım daha adil oldu.
Kısacası popülizm artık solcu veya sağcı değildi. 
İş öyle bir yere geldi ki, neredeyse her parti popülist söylemlerde birbiriyle yarışmaya başladı. Bu politikaların amacı, etkisi ve sonuçları tartışılmaz oldu.
Türkiye’den birkaç rakam vererek konuyu biraz açayım.

16 Ocak 2019

Bütçe: Devlet için mi piyasa için mi?

2018 merkezi bütçe sonuçları açıklandı. 
TBMM’den geçen haliyle, hükümetin harcama yetkisi 762,7 milyar liraydı. Gelir tahmini ise, 696,8 milyar lira. Dolayısıyla Meclis’in verdiği açık/borçlanma yetkisi 65,9 milyar liraydı. 
Hükümet bu rakamları, geçen Eylül sonunda, Yeni Ekonomi Programını (YEP)açıklarken revize etti. Harcamalar 821,7 milyar lira, gelirler 749,6 milyar lira, açık 72,1 milyar lira olur dedi.
Oysa 2018 yılı için son rakamlar; harcamalarda 830,4 milyar lira, gelirlerde 757,8 milyar lira, bütçe açığında ise 72,6 milyar lira oldu.
Bu rakamların ardından Sayın Hazine ve Maliye Bakanı bütçe hedeflerinin tutturulduğunu söyledi.
Hangi hedeflerin? 

6 Kasım 2018

Sosyal yardım alan seçmenlerin sayısı azalmıyor

Ekonomi demek üretmek, paylaşmak demektir. Yeteri kadar üretmeyen ekonomi istihdam, zenginlik, refah yaratamaz. Bunları yaratamayan ekonomide de paylaşım adil olamaz. Bir kesim pastadan aldığı payı devamlı artırırken ötekilere çoğu zaman pasta kalmaz.
Böylesi bir yorumu yaparken yoksulluğun kendi kendini besleyen bir olgu olduğunu gerçeğinden yola çıkıyorum. Diğer bir deyimle, sosyal olduğunu iddia eden bir devletin ilk görevi, var olan yoksullukla mücadele etmek, azaltmaktır.
Mücadele, iki nedenle başarılı olamaz. Birincisiniyet ve gayret eksikliğidir. Devleti idare edenler, yani yürütme, yani hükümet, uzun ve meşakkatli bir iş olan yoksulluğu azaltma işine bilinçli olarak girmek istemez. Yoksullara balık tutmayı öğretmez. Bunun için örgütlenmez.
İkincisiise, mücadele için tahsis edilen kaynak yetersiz olabilir. Kamunun, diğer harcamaları nedeniyle, yoksullukla mücadeleye ayırabileceği yeter kadar kaynağı yoktur.
Türkiye’de yoksulluk araştırmalarını TÜİK yapıyor. Önce gelire bağlı bir yoksul tanımı yapılıyor. Ondan sonra hanehalkı araştırmaları ile sonuca ulaşılıyor. Resmi olarak o veriler üzerinden politika oluşturuluyor.
TÜİK kamunun harcamaları üzerinde durmuyor. Onun işi değil. 
Oysa kamu çeşitli araç ve yöntemlerle yoksullara transfer yapıyor. Bunların en çok bilinenlerini 2019 Yılı Programından alarak aşağıdaki tablodaözetlemeye çalıştım. 
Tablodan da görüldüğü gibi; Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Millî Eğitim Bakanlığı (MEB), YurtKur, T. Kömür İşletmeleri (TKİ) ve T. Taşkömürü Kurumu (TTK) ve belediyeler çeşitli adlar altında sosyal yardımlar yapıyor. 

18 Haziran 2018

Seçimden sonra ekonomide neler bekleniyor?

Bugünlerde en çok sorulan soru, seçimlerden sonra ekonominin nasıl olacağı. Bana göre acil çözüm bulunması gereken, devletin kurumsal yapısındaki belirsizlikler, OHAL, hukukun üstünlüğü, eğitimde gelinen nokta vb sorunlara dış borç geri ödemelerini de eklemek gerek. 
Bu iş önemli çünkü, artık dünyada döviz likiditesi azalmaya başladı. Ama bizim ihtiyacımız azalmıyor. Aksine artıyor. Yeni borç alırken yabancıların beklentilerini anlamak lazım. Bunun önemli bir göstergesi CDS’lerdir.
Bildiğiniz gibi kredi temerrüt takasları (CDS) son yıllarda ülke riski değerlemesinde kullanılan bir türev piyasası enstrümanı. Sıcak paracılar, bizim gibi ülkelere borç verirken, kredi faizlerinin üstüne bu oranları ekleyerek nominal faizleri hesaplıyorlar.
Bu alanda önemli bir gelişmevar: 
Merkez Bankası’nın ilk faiz artışından bir gün önce yani 24 Nisan’da, TCMB fonlama faizi = %12,75 iken 5 senelik CDS, 195 baz puan civarındaydı.  Aynı tarihte bizim 5 senelik CDS ile yükselen piyasaların (Emerging Markets) ortalaması arasındaki fark 92 baz puan düzeyindeydi.  Kurlar tarihi zirve yapınca Merkez Bankası, faizini 500 baz puan artırarak %17,75’e çıkardı. Ardından kurlar önce aşağıya doğru indi ardından geri döndü ve duruldu. Fakat 18 Haziran itibarıyla Türkiye’nin 5 yıllık CDS’i 324 baz puana yükseldi. Daha önemlisi, bizim CDS ile yükselen piyasaların CDS’lerinin ortalaması arasındaki fark yaklaşık 195 baz puana çıktı.

20 Ocak 2018

Büyümeye KDV desteği

Geçen yılın bütçe verileri yayınlandı. Açık rakamını, nakit dengesi ile bütçe dengesi arasındaki büyük farkı şimdilik bir kenar koyup, ben bazı gelir ve harcama kalemlerini dikkatinize sunayım.
Gelirlerdeki performansın ithalden alınan KDV, MTV ve çıkarılan yeniden yapılandırma kanunlarının sonuçları olduğu görülüyor. Genel performansı değerlendirmek için enflasyon + büyüme rakamına beraber bakmak lazım. Geçen yıl enflasyon %12 idi. Büyüme ise %6-7 aralığında bekleniyor. O zaman gelirlerde %18-19 civarındaki değişim normal karşılanmalı. Geçen yıl merkezi bütçe gelirleri %14, vergi gelirleri ise %17 kadar artmış. Kötü bir performans değil.

16 Ekim 2017

Bütçede faiz harcamaları yatırımlardan fazla

2018 Bütçesi yarın TBMM’ye sunulacak. Detay bilgilere ulaşınca görüşlerimi sizlerle paylaşacağım. Bugün OVP ve Orta Vadeli Mali Plan’dan yola çıkarak, bana göre çok önemli bir konuda, faiz harcamaları hakkında yazmak istiyorum.

Bildiğiniz gibi, bütçedeki her vergi ve harcama kalemi bir politik tercihtir. Bu nedenle bütçeler hükümetlerin en önemli siyasi metinleridir.

Kimden vergi alınıyor? Eğer toplanan gelirlerin çoğunluğu KDV, ÖTV, MTV gibi dolaylı vergilerden oluşuyorsa dar ve sabit gelirli çoğunluktan gelir toplanıyor.
Ancak eğer bütçenin harcama kısmında giderlerin çoğu üretimi destekleyen yatırımlar ile sosyal transferlere yapılıyorsa o zaman bir dengeleme politikası izlendiği söylenebilir. Yani bir yandan vergi alırken diğer yandan alt gelir gruplarına sosyal transfer yapılarak yükler azaltılıyorsa doğru bir politika izleniyor denebilir.

Buna karşılık açık veriliyor ve borçlanma yapılıyorsa başka bir etkisi oluşuyor. Kamu borçlanmasının çeşitli ekonomik ve sosyal etkileri var. En önemlisi ekonomideki gelir dağılımını değiştirmesidir. Devlet gelir ve giderini denkleştirmediği için içeriden ve dışarıdan borç alıyor. Borcun karşılığı faiz ödüyor. Doğal olarak kimden borç alıyorsa ona faiz transferi yapıyor.

Bu bağlamda gelirler ile harcama kalemleri arasında çeşitli ilişkiler kurularak bütçenin yapısını tahlil etmek mümkün.

28 Mayıs 2017

Yurttaş mısın tüketici mi?

Mülkiyeliler Birliği’nin Çarşamba Söyleşilerinin geçen haftaki konukları Prof. Dr. Korkut Boratav ile Prof. Dr. Bilsay Kuruç’tu. Dünya ekonomisindeki gelişmelere değindiler. Son zamanlarda bu kadar doyurucu bir söyleşi dinlediğimi hatırlamıyorum.
Bilsay Hoca, son 40 yılda, özellikle uluslararası finansal hareketlerin serbestleşmesiyle, dünyada yurttaşlığın yerini tüketicinin aldığının üstünde durdu.
Dünya 1970’lerde başlayan ve 1990’ların sonunda zirve yapan bir gelişme sonucunda kamu, şirketler ve hane halklarının her yerde borçlandırıldığını bir yer oldu. Toplam borç rakamları havada uçuşuyor. Bir tahmine göre 213 trilyon dolar toplam borç var. Özetle, küçük bir azınlık dışında herkes borçlu. Aldıkları borçla tüketip, ekonomiye can veriyorlar.
Her kesimde olduğu gibi, özellikle kamu borçlarının sebebi de harcamaların fazlalığı değil, gelirlerin azlığı. Yani toplumda kimse vergi vermezken, devletten daha fazla hizmet talep edilmesi.
Bunun sonucunu, Alman ekonomist Wolfgan Streeck, “Satın Alınan Zaman” adlı eserinde, “vergi devletinin yerini borç devleti” aldı şeklinde özetliyor. Devletin ekonomik yapısında yaşanan bu değişimin sonucunda, o devletin ekonomik sınırları içinde yaşayanlar yurttaş değil tüketici/yatırımcı oluyorlar. Yani Piyasa Halkı oluyorlar. Devletten ona göre davranış görmeye başlıyorlar.
W. Streeck bunu bir tabloyla özetliyor.

4 Mart 2017

Devlete bağımlı seçmen

Baştan söylemem gerekir. Ben sosyolog veya siyaset bilimci değilim. Amacım kamu verilerinden yararlanarak, kaç kişinin, ne kadar sosyal yardım aldığını saptamak. Böylelikle yoksulluğun kamuya yükünü anlamak.
Ancak bir de yakında referandum sandığı kurulacak. Yaklaşık 56 milyon insan, ülkenin yeni yönetim rejimini belirlemek için oy kullanacak. Çok önemli bir karar verecek. Böylesine hayati kararı vermek için yeteri kadar bilgilendirilmiş seçmen kitlesinin ne için oy verdiği hakkında olabildiğince özgür bir ortamda olması beklenir.
Evet hiçbir toplumda tüm seçmenler sadece bilgiye dayalı tercihlerde bulunmazlar. Ama çağdaş bir demokrasi için bağımsız ve bilgiye dayalı oy kullanma kararı alabilen seçmen sayısının çokluğu olmazsa olmazlardandır.   
Ancak Türkiye’de seneler öncesine dayanan bir tartışma var. Tartışmanın taraflarına göre, devletten sosyal yardım alan seçmenler özgür tercihlerini sandığa yansıtamıyorlar. Bunlara bir de feodal ilişiklerin ağır bastığı kırsal kesimleri ekleyince, durum demokrasinin geleceği açısından biraz daha tartışmalı hale geliyor.
Sokakta ve kırsalda yaptığım, çok ama çok basit gözlemlerden, kamudan sosyal yardım alan insanların çoğunun, aldıkları yardımı devletin değil, partinin ve/veya liderinin verdiğine inandığını gördüm. Onlar için çok önemli olan sosyal yardımların, bırakın kaldırılmasını, azaltılması bile korkunç bir düşünce.

28 Aralık 2016

Sosyal güvenlik sisteminin bütçeye yükü hızla artıyor

Bugünkü yazımın alıntı ağırlıklı. Ama Sayıştay’ın Sosyal Güvenlik Kurumu 2015 yılı Denetim Raporunu okuyunca, fazla yorum yapmaya gerek olmadığını düşündüm.

Aşağıda önce Raporun toplam 80 adet “Bulgusundan” çok önemli gördüklerimin özetini okuyacaksınız. Sonra Kurumun bütçeye olan yükünün 2000-2017 yılları arasında nasıl geliştiğini özetleyeceğim.

Sayıştay’ın tespit ettiği “bulgular” şöyle

10 Mart 2016

Misketleri yeniden dağıtmak

Bugün, kadim dostum Faik Öztrak’ın TBMM’de 2016 Yılı Bütçesi görüşmelerinin kapanışında yaptığı konuşmadan alıntılar yaparak yazımı sürdüreceğim.

Çünkü, oldukça önemli konulara değinen ve son yıllarda Meclis’te dinlediğim içeriği en doyurucu konuşmalardan birisiydi. Toplumsal ayrışmadan, dış siyasetteki çöküşe; kurumsal dağınıklıktan, ekonomik kırılganlıklara kadar birçok konu kapsamlı bir şekilde ele alınmıştı.

Önce küçük bir hatırlatma yapayım. Bizim nesil, çocukken sokakta oynama şansını elde etmişti. Hatırlayın kazanan arkadaşınız ise oyun devam etsin diye misketler yeniden dağıtılırdı. Bu sayede akşam babamız eve gelene kadar oyun oynamaya devam edebilirdik.

Konuşmada, ekonomide yaşanan en önemli soruna, misket örneği verilerek değiniliyor. “Servet ve gelir dağılımındaki adaletsizlik bugün büyümenin önünde büyük bir engel. Arkadaşlar hatırlayın lütfen. Çocukluğumuzda misket oynarken misketler tek elde toplandığında oyun biterdi. Yeni bir oyun için misketlerin yeniden dağıtılması gerekirdi.

Milli servet de tek elde toplanınca büyüme yavaşlar, oyunun sonu gelir. Oyunun sürmesi için yeniden paylaşım gerekir... Buradan çıkış için Türkiye’nin Yeni Bir Siyaset anlayışına; Yeni Bir Büyüme ve Bölüşüm Modeline ihtiyacı var.”

7 Kasım 2015

Kapitalizm zorda

İktisadi doktrinler arasındaki en büyük tartışma; ekonomide kıt kaynakları hangisinin daha iyi dağıttığı, refah paylaşımını hangisinin daha adil yaptığı hakkındadır.

İki ana düşünce akımı; kapitalist ve sosyalist sistem, yüz yıldan fazla süren ideolojik mücadelede, üretim ve paylaşım sorununun çözümüne, en akılcı çareyi bulduklarını iddia etmişlerdir. Ama 1990’lı yıllara gelindiğince Sovyet sistemi çökmüş, kapitalizm, kendince, zafer ilan etmiştir.

Ancak yıllar geçtikçe, kapitalist ekonomilerin her geçen gün üretimden uzaklaştığını daha fazla finansallaştıklarını gözlüyoruz. Diğer bir deyimle, ekonomide üretimin/yaratıcılığın yerini paranın el değiştirmesi/dağıtım alıyor.

Bu gelişmenin sonucunda refah/servet dağılımı çok hızlı bir şekilde bozuluyor. Çok küçük bir azınlık servetin büyük çoğunluğunu topluyor.

Bozulmadan ne kast ettiğimi  aşağıdaki tablo özetliyor.

25 Eylül 2015

Siyasetle uğraşanlar gerçekten demokrasi istiyor mu?

Benim cevabım; hayır, istemiyorlar.

“Nasıl bu kadar emin olabilirsin?” diye sorarsanız cevap vermeye çalışayım.

Demokrasi, özünde, refahtan hak ettiğini alabilme, endişelenmeden yaşayabilme özgürlüğüdür. Refah paylaşımı ise devletin görevidir. Kapitalist bir ekonomide, kıt üretim kaynaklarının nasıl dağılacağına piyasalar karar verir. Diğer bir deyimle üretimin şekillenmesi esas olarak oralarda belirlenir.

Bölüşüm, üleşim kararını ise devlet.

Vergi, teşvik, sosyal harcamalar vb. yöntemlerle devlet fazla geliri olan kesimden alıp, ihtiyacı olanlara dağıtır. Bu dağıtımın bir bölümü karşılıksızdır. Ancak devletten her alınan bedavadır anlayışı yanlıştır. Sonunda devlet te bir yerden para bulmak durumundadır. Eğer gelirleri harcamalarını karşılayamaz duruma gelirse açık verir, borçlanmaya başlar.

Devlet üleşim işini yaparken adil olmak zorundadır. Hele bir de bizim gibi gelişmekte olan bir ülkenin devleti ise kılı kırk yarmak durumundadır. Harcamalarının çoğunu borç alarak yapıyorsa, adaletin önemi daha da artar. Adalet, dağıtım işinin şeffaf ve hesap verilebilir bir şekilde yapılamasıyla olur.

31 Mayıs 2015

Gözümüz aydın işsizliğe çare bulunmuş !?

İşsizliğin ekonominin baş belası olduğuna devamlı vurgularım. İnanın soruna kalıcı bir çözüm nasıl bulunabilir diye her fırsatta okumaya, tartışmaya, kısacası öğrenmeye çok çaba sarf ediyorum.

Önceki gün Hazine’de ekonomiyi takip etmeye meraklı ve konuların uzmanı bir arkadaşım aşağıdaki grafiği gönderdi. Grafik basit bir ilişkiyi gösteriyor: Ekonomi ne kadar büyürse o kadar iş yaratır. Küçülürse de tersi bir gelişme söz konusu olur.

Grafikten de görüldüğü gibi, 2006 – 2014 yılları arasında, son yıl hariç, büyüme pozitif olunca iş bulanların sayısı artıyor. 2009 yılında olduğu gibi, küçülünce de sadece 10 bin 800 kişi kişi iş bulabiliyor.

Ancak 2014 yılında ilginç bir durum var. Büyüme oranı yüzde 2,9’da kalırken, iş bulanların sayısı 2010, 2011 yıllarına denk düzeylerde. O yıllarda ekonomi yüzde 8 hatta yüzde 9’a yakın büyürken, sırasıyla, 1,2 ve 1,4 milyon kişiye iş olanağı sağlamış. Böylesi yüksek büyüme olunca istihdam kapasitesi de artmış.

Peki sadece yüzde 2,9 büyüyen 2014 yılında 1 milyon 332 bin kişiye nasıl iş bulunmuş dersiniz?

29 Mayıs 2015

Büyüme, bölüşüm ve makro ekonomik politika seçenekleri

Eğer gerçekten geleceği düşünen bir politika demeti uygulamak istenirse üç temel önceliği öne çıkarmalı: Bölüşüm, ekonomik bağımsızlık ve büyüme (BBB).

Yazması kolay. Ancak her birisi yüzlerce kütüphaneyi dolduracak kadar kitap konusu. İktisatçılar asırlardır bunlar üzerinde yazıyor, konuşuyor, tartışıyor.

Evet, bu söylem doğru. Ama hangi cenahtan olurlarsa olsun tüm gerçek iktisatçıların üzerinde anlaştığı tek bir konu var. Ekonomi üretmeli, istihdam ve refah yaratmalı. Yeteri kadar istihdam yaratamayan makro ekonomik politika seçenekleri başarısızdır. Uygulayanlar, yanlışlarından dönmeyenler ya iktisat bilmiyordur ya da ekonomik bağımsızlık konusuna bilerek ve isteyerek önem vermiyorlardır. Üretim yerine, ithalatçı, dışa bağımlı politika seçeneklerini destekliyor olabilirler.

7 Nisan 2015

Genel Sağlık Sigortası’nın yükü sürdürülemez

Son sözü baştan söyleyeyim. Sosyal devlet sağlık, eğitim ve emeklilik gibi konularda tasarrufçu bir yaklaşım içinde olmamalı. Bu hizmetlerin maliyeti neyse ödemek için gerekli önlemler alınmalı.

Hep söylediğim gibi, kamuda da olsa, hiçbir hizmet bedava değildir. Mutlaka bedeli vardır ve ödenmesi gerekir. Diğer bir deyimle, eğer tüm toplum kesimlerine devlet katkılı bir sağlık hizmeti verilmek isteniyorsa, bu harcamalar kamu açık vermeden yapılmalıdır. Hızlı ve kaliteli hizmet, çok para gerektirir ve maliyeti yüksektir.

Eğer harcamalardan kısmak istenmiyorsa ya kamu gelirleri ya da borçlanma artırılarak çözümler bulunabilir. Tercih kamu gelirlerini, vergileri yükseltmek olmalıdır.

Gelir testi sonuçlarına dikkat

9 Şubat 2015

Gerçekten demokrasi istiyorsak

Ben, bu topraklarda çağdaş demokrasi istendiği konusunda şüphesi olanlardanım.
İzninizle, yapım gereği, son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim. Siyasete ilgi duyanların ve siyasetle uğraşanların çok büyük çoğunluğunun amacı demokrasi filan değil. Amaçları; partide genel merkezden, yerelde belediyeden, hükümet olunca da devletten nemalanmak. İyi niyetli, idealist olanlar da parti vitrinlerini süslemek, seçmenin gözünü boyamak için oralardalar.

Çevrenize bir bakın. Ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Kamu kaynağını çevresine dağıtmak ile demokrasi arasında ne ilişki olabilir?

11 Ocak 2015

Avrupa’da sosyal devlet çatırdadıkça düşmanlıklar artacak

Önce Almanya’da İslam karşıtlığının yaygınlaşması, ardından Fransa’daki katliamlar.

Olayları çok iyi anlamak zorundayız. Zorundayız ama öyle söylemekle olacak kadar da kolay bir iş olmadığı da kesin. Ayrıca konu, sadece ekonomistlerin veya sosyologların çözebileceği kadar basit değil. Uzun ve kapsamlı çalışmaları gerektiriyor. Teologlar, antropologlar ve psikiyatristler de konuya dahil olmalılar.

Ekonomik çöküntünün etkisi

5 Aralık 2014

Sayıştay Genel Sağlık Sigortası raporu ve 52 bin keriz!

Son yılların en kapsamlı reformlarından birisi de Genel Sağlık Sigortasıdır (GSS). Bilindiği gibi Hükümet seçimlerde bunun çok ekmeğini yedi.

GSS ile ülkede sağlık hizmeti almayan kimse kalmadı. Devlet 18 yaşından küçüklere bedava sağlık hizmeti veriyor. Büyüklerden parası olan prim yatırıyor, olmadığını gelir testiyle ispat edenler hizmetlerden bedava yararlanıyorlar. Bu açıdan bakınca klasik bir sosyal devlet uygulaması. Ne kadar destek verilse o kadar doğru.

Ama bu dünyada değişmeyen bir kural var: “Almadan veren bir Allah.” O zaman devlet, hizmet verirken yaptığı harcamaları bir yerden bulmak zorunda. İster vergi toplayarak, özelleştirme yaparak, 2B arazilerini satarak, sık sık bedelli askerlik kararları alarak ister parası olandan prim toplayarak.

Vergi ve diğer gelirleri bir kenara bırakalım. Biz parası olandan sağlık harcamalarına katkı sağlamak için alınan prim konusuna yakından bakalım. Çünkü sistemin sağlığı ve geleceği buraya bağlı.

Ürkütücü Sayıştay raporu

3 Aralık 2014

Seçimler yaklaşırken bir kez daha sosyal harcamalar üzerine

Dünya, 2008 Küresel Krizinden sonra gelir dağılımındaki eşitsizlikler, sosyal harcamaların geleceğiyle daha fazla ilgilenmeye başladı. Amerika’da sağlık reformunun bütçe açığına etkisi konuşulurken, askeri harcamalardaki sorunlar dikkatten kaçtı. Ama özellikle kamu emeklilik sandıklarının açıkları bu blokta da defalarca yer aldı.

Avrupa’daki sorunun sosyal devletin geleceği olduğunu, konuyla ilgilenenlerin çoğu biliyor. Şimdi düzenin devamı için nereden kaynak bulunacak o konuşuluyor. “21. YY da Kapital“ in yazarı Thomas Piketty gibi en üst gelir gruplarından daha fazla vergi alınmasını öneren yazarlar, hem dünya çapında şöhret hem de kitap satışından zengin oldular.

Son olarak, OECD, üyelerindeki sosyal harcamalar hakkında yeni bir çalışma yayımladı. Özet bir veri seti Tablo 1’de yer alıyor. Görüldüğü gibi, milli gelire oran olarak en çok sosyal harcama yapan ülke Fransa. Rakam yüzde 30’un üstünde. Yunanistan da üst sıralarda. Kamu sosyal harcamalarının milli gelire oranı ABD’de yüzde 18,5, bizde yüzde 12,2. Biz son sıralardayız.