19 Nisan 2018

Kamu eliyle zengin yaratma yöntemleri

Aşağıdaki yazıyı 2013 yılında Habertürk'teki köşemde, 2016 yılında da burada yayınlamıştım. Baskın seçim kararı alındıktan sonra siyasetle ilgilenen ve aktif siyaset yapan okurlarım için yeniden yayınlıyorum. Umarım partilerinin seçim bildirgelerini hazırlarken işlerine yarar. Yanı sıra seçmenler oy tercihlerini, aşağıdaki yöntemlere karşı olan adaylardan/partilerden yana kullanırlar. Çünkü aşağıdaki yöntemleri engelleyecek ve/veya yok edecek politikalar, yeni bir paylaşım modeli uygulanırsa, ülkenin borçları azalırken, demokrasisi çağdaş düzeylere çıkar.

"Devlet nasıl zengin yaratır?

Başlıktaki soruya, geçmiş haberleri bir araya getirip cevap aradım. Kamuda deneyimi olanlara sordum. 1980'li yıllardan sonraki dönem için bulabildiğim cevapları aşağıda sıraladım. Aman dikkat, liste sadece işlem başlıklarını içeriyor. Bir başlık altındaki tüm işlemlerin aynı sonucu doğuracağı anlamı çıkarılmamalı. Ancak kamu yetkisini kötüye kullanmanın sonucunda yanlı işlem yaratmak mümkündür.

Eğer gerçekten çağdaş bir demokrasi isteniyorsa, Anayasa'nın aşağıdaki yöntemlerin kötüye kullanımını engelleyecek kurum ve mekanizmalarla donatılması lazım. Yine de niyet kötü olduktan sonra bunun bile yeterli olmayacağını, yasaların istenmeyen olayları yok edemeyeceğini ama en aza indireceğini deneyimlerle biliyoruz.

16 Nisan 2018

Türkiye’nin borç yükünün TL/Döviz ayırımı

Yazılarımı izleyenler 2002-2017 arası Türkiye Borç Yükü verilerini devamlı yayınladığımı bilirler. 
Benzer veriler tüm dünya ve belirli gelişmekte olan ülke ekonomileri için Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF), Küresel Borç Gözlem Raporunda da yayımlanıyor. Türkiye verilerinde en önemli fark IIF finansal sektör borçlarını da dikkate alıyor. Dolayısıyla IFF ve benim rakamlarında farklılıklar var. Ancak aynı baza çekince, Türkiye için iki veri seti arasındaki rakam 3 puana kadar düşüyor. Farkın döviz kurları ve hanehalkının TOKİ’ye ve varlık yönetim şirketlerine borçları gibi rakamlardan oluştuğunu tahmin ediyorum.
IIF’e göre, geçen yılsonu itibariyle dünyanın toplam borçları 237 trilyon $’ıgeçti. Bu büyüklük, dünya gelirinin %318’ine karşılık geliyor. Borçların büyük bölümü reel sektöre ve hükümetlere ait. Sonra finansal sektör, ardından hanehalkı geliyor.  
Dünyadaki durumun ne kadar çözümsüz olduğunu anlatmama gerek yok.
Yazıyı çok uzatmamak adına ben Türkiye’nin borç durumunu ele alacağım. IIF verilerinin en önemli yanı, toplam borç yükünü (borç/milli gelir) kesimler itibariyle sınıflandırması ve daha önemlisi borçları yerli para (TL) ile dolar, Euro ve diğer döviz ayrımlarını vermesi.
IIF rakamlarından yararlanarak hazırladığım tablolarıaşağıda bilginize sunuyorum. (Bu arada merkezi hükümet için IFF verileri, nedense, 2009 yılından diğer kesimler için ise 2005 yılından başlıyor.)

14 Nisan 2018

Sanayide kapasitenin üst sınırına gelinmesi ekonomiyi zorluyor

Önce yazının konusu teknik tanımı açıklayarak başlayayım.
Kapasite kullanım oranı (KKO) bir işletmede veya ülkede toplam üretim kapasitesinin ne kadarının kullanıldığını gösterir. Kapasitenin % yüzüne ulaşmak idealdir. Ancak makinelerin verdiği arızalar, elektrik kesintileri, çalışanların teknik becerileri, beklenmeyen olaylar gibi etkenler zaman zaman fabrikalarda üretimi düşürebilir ve/veya durdurabilir. Bu bağlamda, genellikle işletmeler yüzde 80’li üretim düzeyini yakaladıklarında, üretim kapasitesinin üst düzeyine yaklaştıkları kabul edilir.
Diğer bir deyimle bu seviye imalat sanayinin fiili arz kapasitesidir. Eğer çok zorlanırsa belki KKO biraz daha yükselebilir. Ancak bu oranlar yakalanınca yeni sanayi yatırımlarının zamanı geldiği anlaşılır.
Şimdi gelin, Türkiye hakkında genel bir değerlendirme yapmadan önce verilere bakalım. T.C. Merkez Bankası’nın yayımladığı aylık verilerden yararlanarak hazırladığım Ocak 2013-Mart 2018 arası dönemi kapsayan grafik aşağıdadır. Grafik mevsim etkilerinden arındırılmış verileri içeriyor. Yani tatil ve diğer değişimler yok.

10 Nisan 2018

Hanehalkının borç sorununu çözmek için öneriler

Piyasalardaki heyecanın farkındayım. Siz de "dolar, Euro ne olur? Bu iş nereye varır?” türü bir yazı yazmamı bekliyorsunuz. Ama sıcak para konusunda yeteri kadar yazdığımı düşünüyorum.
Ben borç sorununa değinmek istiyorum.
Yazılarımda uzun zamandan bu yana borç sorununa dikkat çekmeye çalışıyorum. İzleyenler eleştirilerini bildirdikleri zaman “çözüm önerilerini de yaz” diyerek isteklerini belirtiyorlar. Bazıları “olanı yazmak kolay önemli olan sorunu çözmektir” yaklaşımıyla üstü kapalı da olsa “kifayetsiz” olduğumu ima ediyor.
Aslında böylesi eleştirilerin, bir yere kadar, haklı olduğunu kabullenmek lazım. Sadece olanı yazmak, verileri bir araya getirip “bakın işte resim bu” demek çok zor değil. Asıl zor olan çözüm seçenekleri üzerinde düşünmek, araştırmak ve tartışmak.
Kamu borçları için çeşitli çözüm önerileri yazdığımı, devamlı okuyucularım bilirler.
Şirket borçları konusunu şimdilik bir kenara koyarak, bu yazımda hane halkının borçlarını ele alacağım.

6 Nisan 2018

Karabükspor’un borç hikâyesi ve kamu bütçe disiplini

Geçenlerde TBMM’de kabul edilen 7103 sayılı Kanunun 35. maddesi ile 3289 sayılı Spor Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanuna bir ek madde eklendi.
Böylelikle; “… Spor Genel Müdürlüğü, Türkiye Futbol Federasyonu ve bağımsız spor federasyonlarına tescil edilmiş olan ve Türkiye’de faaliyette bulunan spor kulüpleri ve sportif alanda faaliyette bulunan sermaye şirketlerinin sporculara yaptıkları ücret ödemeleri üzerinden kestikleri gelir vergisinin, kanuni süresi içerisinde beyan edilip ödenmesinden sonra bu kesintilerin spor kulüplerince veya sermaye şirketlerince oluşturulan özel bir hesaba aktarılması,
Özel hesaba aktarılan tutarların, amatör sporcuların, bunların çalıştırıcılarının ve diğer spor elemanlarının ücretleri ile bunların sportif faaliyetleri ile ilgili seyahat, sağlık, eğitim öğretim harcamaları ile amatör spor dallarına ilişkin hazırlık kampları, müsabaka, malzeme ve ekipman, federasyon vize, tescil ve katılım harcamalarında kullanılması konusunda düzenleme” yapıldı.
Bu hüküm, kaynakta kesinti suretiyle tahakkuk ettirilen ve tahsil edilen vergilerin yeniden spor kulüplerince kullanılması, Anayasa’nın 161. Maddesinde öngörülen bütçenin hazırlanması ve uygulanması ilkeleri ile 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununda düzenlenen “bütçenin genelliği ve ademî tahsis ilkelerine” aykırı. Kanunu’nun bütçe ilkelerini düzenleyen 13. maddesinin (g) bendinde belirtilen “Belirli gelirlerin belirli giderlere tahsis edilmemesi esastır.” hükmüne uygun değil.

4 Nisan 2018

KİT borçları yapı değiştiriyor

Merkezi bütçe rakamlarını takip edeceğiz diye KİT sistemindeki gelişmeleri ihmal ediyoruz. Şeker fabrikalarının özelleştirilmesinin gündeme gelmesi, bana KİT sistemine daha yakından bakmanın gereğini hatırlattı. Hazine Müsteşarlığı’nın verilerini inceledim. Sizler için 2000-2017 dönemindeki Hazine, Özelleştirme portföylerindeki ve diğer KİT’lerin iç borçlarının dağılımını içeren aşağıdaki grafiği hazırladım.

İç borçlara geçmeden önce KİT’lerin iç ve dış borçlarının nominal büyüklüklerinden kısaca bahsedeyim.

2000 yılında KİT’lerin toplam borç büyüklüğü 13 milyar liraymış. Bunun 5,2 milyar liralık bölümü dış borçmuş. Yıllar itibariyle toplam borçlar 2009 yılında 69 milyar liraya kadar çıkmış. Ardından 2014’te 34 milyar liraya kadar düşmüş. Geçen yılsonunda 50 milyar liraya çıkmış. Bunun 7,6 milyar lirası dış borç.

Burada üzerinde dikkatle durulması gereken bir konu var. 2001 Krizinden sonraki dönemde, KİT sisteminin dış borçlanmasına disiplin getirildiği için o tarafta borç artışı hemen hemen yok gibi. Hatta döviz olarak azalma var.

30 Mart 2018

Alınan bunca dış borç büyümeye yaramamış

Bu hafta, 2017 yılına ait iki önemli veri açıklandı.
İlki yıllık büyümenin yüzde 7,4 olduğunu gösteriyordu. Beklentilere yakın bir performans gösteren ekonominin büyüklüğü 3,105 milyar liraya ulaştı.
TÜİK’in milli gelir verilerinin hesaplanmasına ilişkin yaptığı değişiklikler hakkındaki tartışmaların detaylarını Korkut Boratav ve diğer uzmanlardan mutlaka okumalısınız.
Tartışmaları uzmanlarına bırakırsak, üretim tarafından bakınca ağırlık yine inşaat sektörüne ait. Harcamalarda ağırlık iç tüketimde. Anlaşıldığı kadarıyla hanehalkları ve devlet borçlanarak tüketmişler. Sabit sermaye oluşumunda ise inşaat öne geçmiş. Daha ilginç bir durum şu; büyümeye 3,7 puanlık stok katkısı var. Anlaşılan işletmeler ekonominin 2018’de çok iyi bir performans göstereceğini ve satışlarının artacağını düşünüyorlar. Böyle olmasa stoka çalışırlar mı? Yüksek stok, hem de yüksek faizle borçlanarak üretim yapıp depoya atmak oldukça maliyetli bir iş. İlginç olan şey, bunca maliyete katlanmayı göze almışlar.
Kısa özeti burada kesip, diğer konuya geçeyim.
Önce bir rakam vereyim. Geçen yıl ekonominin büyüklüğü 851 milyar dolar oldu.
Bu rakamı unutmayın.

24 Mart 2018

Yurttaş mısın tüketici mi?

Finansallaşmanın zirve yaptığı bir dünyada yaşıyoruz. Devletler, şirketler, insanlar herkes borçlu. Dünyada bu kesimlerin borçlarının toplamı 220 trilyon dolardan fazla. Neredeyse dünya hasılasının üç buçuk katı kadar.
Bugünlerde çok konuşulan ticaret savaşına konu olan toplam yıllık dış ticaret hacmi 65-70 trilyon dolar kadar. Buna karşılık, dünyada sadece bir günde yapılan, her türlü döviz işleminin toplamı 6 trilyon dolar civarında.
Artık üretimden çok finans; vergi, kar, maaş ve ücretten çok borç konuşuluyor.
Diğer bir deyimle, 1990’lı yıllardan bu yana etkisini hızla büyüten finansallaşmanın en önemli sonucu, insanlar artık tüketici oldu.
Ne demek istediğimi biraz açayım.

21 Mart 2018

Finansal sektör için ekonomik verilerde kalitenin önemi arttı

Klasik bir deyimdir; “Her kriz yeni bir başlangıçtır.”
Böylesi bir giriş yapmamın nedeni, 2008 Küresel Krizinden sonraki dönemde finansal sektördeki sorunların çözümü için gündeme gelen yeni kurallar ve uygulamalar. Hatırlayacaksınız, Kriz ABD’de “sub prime” (standart altı) riskli kesimlere dağıtılan uzun vadeli konut kredileri (mortgage) yüzünden çıkmıştı. Kredi tahsilatlarında sorunlar oluşmasına rağmen, zararlar finansal tablolara zamanında aktartılmadı. Bankalar rekabet ve diğer nedenlerle zararlarını gizlerken düzenleyici/denetleyici otoriteler de gelişmeleri görmemezlikten geldiler.
Kriz sonrasında G20 liderleri, 2014 yılında Uluslararası Mali Raporlama Standardı (IFRS) 9 uygulamasını gündeme getirdiler. Sonunda 1 Ocak 2018 tarihinden itibaren Türkiye’de de banka bilançolarına yeni kalemler eklendi.
Özetlemek gerekirse, kredi risk ölçümlerine farklı bir yaklaşım getirildi. Yanı sıra “Beklenen Kredi Zararı” (BKZ) diye bir tanım sisteme girdi.

12 Mart 2018

Kırılganlık endekslerinin son hali

Son yazımda, bir iktisatçı arkadaşımın hazırladığı, 2006-2018 yılları arasındaki dönemi içeren makro kırılganlık endeksini bilginize sunmuştum.
Yazı blokta yayınladıktan sonra arayanlar, mesaj atanlar kırılganlık endeksi hakkında sorular sordular. Yanı sıra, bazı teknisyen arkadaşlar, 2001 Krizindeki durumunu görebilmek için, verileri daha eskiye götürmemi istediler.
Bunun üzerine makro kırılganlık endeksini 1995 yılından başlatmak için veri topladım. Dahası, endeksi biraz daha anlamlı kılabilmek adına, makro verilere dış borçların milli gelire oranını da ekledim.
Sonuç birinci grafikte görülüyor.

9 Mart 2018

Moody's ve makro kırılganlık endeksi

Ne zaman Moody’s, S&P veya FITCH ülke kredi notu açıklasa sorular kafamda uçuşur.
Geçmişine bakarsanız kredi derecelendirme işi geleneksel olarak, hisseleri borsada işlem gören şirketler için yapılan bir uygulama. Bu kuruluşlar, ülkelere not vermeye Latin Amerika Krizinden sonra, 1980’li yıllarda başladılar. Benim bu kurumlarla tanışmam da o yıllara rastlar. Lisansüstü eğitimim sırasında verilen bir ödev nedeniyle konuyu anlamaya çalışmıştım. Ardından yıllar sonra, Türkiye’deki 1994 Krizinde, olayları bire bir yaşamaya ve yerinde öğrenmeye başladım. 2001 Krizi de öğrenme sürecimde önemli bir yer tutar.
Bu kuruluşların tarafsızlıkları, not verme anlayışları, sorgulama yetkinlikleri ve teknik yeterlilikleri her zaman tartışılabilir. Özelikle 2008 Küresel Krizinden önce ABD ve AB piyasalarında yaptıkları hataların hesabını daha veremediler.
Ancak bu kadar dış borcu olan bir ekonomide bu kuruluşların niteliklerini tartışmak, İstanbul’un fethi sırasında Bizanslıların meleklerin cinsiyetini tartışmasına benzer.
Ne demek istediğimi açayım. Eylül 2017 itibariyle 438 milyar dolar dış borcumuz var. Milli gelirin yarısından fazla olan bu tutarın 257 milyar dolarlık (%59) bölümü dolar, 140 milyar dolarlık (%32) bölümü de Euro. Yani toplam dış borcun %91’i, yukarıda adı geçen kredi derecelendirme kuruluşlarının hizmet verdiği yatırımcılardan (Türkiye’ye borç verenlerden) alınmış. Diğer bir deyimle derecelendirmeyi bizim için değil onlar için yapıyorlar.

3 Mart 2018

Sıcak çok sıcak para

Uluslararası Yatırım Pozisyonu (UYP) verileri yayımlanınca hemen kısa vadeli sıcak paranın son durumuna bakma ihtiyacı duydum.
Sizin için aşağıdaki grafiği hazırladım. Grafik 1996-2017 yılları arasında sıcak paranın milli gelire oranı gösteriyor. Sıcak para tanımım basit: Yabancıların Türkiye’deki hisse senedi, Hazine tahvili stokları ile bankalara yatırdıkları mevduatlar. Sıcak paranın milli gelire oranını vererek, bir anlamda, ekonomideki yerini, önemini göstermeyi amaçlıyorum.
Sadece bu değil.
Çok sıcak para demek, bir anlamda, ülkedeki karar alıcıların elini kolunu bağlamak demektir.
Çünkü sıcak para sahipleri, getiriye (faize) ve oynaklıklara aşırı duyarlı yatırımcılardır. İster iç politikada ister bölgesel jeo-stratejik dengelerde, onların hoşuna gitmeyen bir şeyler olsun hemen yatırım kararlarını değiştirirler. Bazen zararı göze alıp, ellerinde ne varsa satıp savıp, piyasayı terk edebilirler. Bu çok ender rastlanan bir durum olmakla berber, asıl olan, oynaklıktan çabuk etkilenirler ve daima daha yüksek getiri talep ederler.
Ne demek istediğimi grafikten de anlayabilirsiniz. 1996-2017 arasında sıcak para / milli gelir oranı 4 defa zirve yaptı. İlki Uzak Doğu Asya Krizi ve büyük Marmara depreminin yaşandığı 1999 yılında. İkincisi, 2008 Küresel Krizi sırasında, üçüncüsü cari açığın zirve yaptığı 2011 yılında ve geçen yıl.

27 Şubat 2018

Şeker fabrikaları özelleştirilemez

Baştan belirtmemde yarar var. Ben kapitalist bir ekonomide, özelleştirmeye kategorik olarak karşı değilim. Ekonomide asıl olan işletmenin mülkiyeti değil, ekonomiye katkısıdır. Eğer işletmenin özel bir durumu yoksa, mülkiyeti kimde olursa olsun ekonomiye katkı sağlamalıdır, yük olmamalıdır. Dolayısıyla, ülke ekonomisi için özelliği olan kapatılamayan bir işletme yük oluyorsa, mülkiyet kamuda veya özelde olsun, devlet müdahale etmeli ve işletmeyi ekonomiye kazandırmalıdır. Örneğin mevduat sahiplerini mağdur etmemek için banka kurtarmayı kabul edebiliyorsanız, kötü yönetilen bir KİT’in yeniden yapılandırılmasına, ekonomiye kazandırılmasına, kategorik olarak karşı çıkmamak gerekir.

Ekonomiye yük olmamak, mutlaka kar etmek anlamına gelmez. Sağladığı dışsallıklar nedeniyle kar etmeyen işletmenin bulunduğu çevreye tartışmasız sosyal katkıları olabilir.

Kısacası, Türkiye’de bugüne kadar yapılanlara bakıp ve işletmenin ekonomiye kazandırılmasından çok birilerine para kazandırmaya yönelik uygulamaları örnek alıp her şeyi baştan ret etmek yanlıştır.

Ancak şeker fabrikalarının özelleştirilmesini tüm bu yaklaşımın dışında tutmak gerek. Kapitalist bir ekonomide temel amaç kar olduğundan, tarımsal kamu iktisadi teşebbüsleri (KİT) özelleştirilemez.

23 Şubat 2018

Devlet özel sektörün dış borcuna kefil olur mu?

Son aylarda bana en çok sorulan soru; Hazine’nin (devletin) özel sektörün dış borcundan ne kadar sorumlu olduğu. Soranların büyük bölümü öğrencilerim.

Önce rakamları hatırlatayım, sonra konuyu açıklamaya çalışayım. Aşağıdaki grafikten de görüldüğü gibi, sermaye hareketlerinin (kambiyo rejiminin) serbestleştirildiği 1989 yılında reel sektörün dış borç stoku 2,7 milyar dolardı. Finansal sektörünki ise 4 milyar dolar kadardı. 2001 Kriz yılında reel sektörün dış borcu 30,3 milyar dolara, finansal sektörünki 12,8 milyar dolara çıkmıştı. 2017 yılı sonunda bu rakamlar sırasıyla 159 milyar dolar ve 179,3 milyar dolara ulaştı.

1989’de 6,7 milyar dolar özel sektör dış stoku, geçen yılın sonunda 338,2 milyar doları aştı. Buna karşılık kamunun dış borç stoku, 2017 yılsonu itibariyle, sadece 90 milyar dolar.

Şimdi gelelim girişteki sorunun cevabına.

20 Şubat 2018

Türkiye’de borç artışı hızlandı


Türkiye’nin borçlarını, KİT borçları hariç, 2017 sonu itibariyle güncelledim.
Tablo 1’den de görüleceği üzere; Türkiye’nin toplam borçları önceki yıla göre 644 milyar lira (%22) artmış, 3 trilyon 604 milyar lira olmuş.
Hazine, KİT (Eylül), belediyelerin bankalara borçlarından (tahmin) oluşan kamu borçlarının toplamı 926 milyar lirayı geçmiş. Önceki yılsonuna göre artış, yaklaşık 116 milyar lira.
Buna karşılık, reel sektör ile hanehalkı borçlarından oluşan özel sektörün borçları 2 trilyon 677 milyar liranın üstüne çıkmış. (Burada bankaların ve finansal sektörün dışarıdan aldığı borçları da tabloya eklemem gerektiğini düşünenler var. Finansal sektör, aldığı borcu şirketlere ve hanehalkına tekrar kredi olarak verdiği için, basit bir konsolidasyonla kendimce çift saymayı önlemeyi amaçlıyorum). Önceki yıla göre artış 527 milyar lira kadar. Artışın büyük bölümü şirketlerin aldığı iç ve dış borçlardan kaynaklanıyor.


13 Şubat 2018

Hazine tek hesabı: “Borç yönetimi problemine nakit yönetim aracı ile çözüm bulmak (!)”


Yine bir torba kanun ve içinde 4749 sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanuna bir ekleme; “Tek hazine kurumlar hesabı”

Okur okumaz, hatırlarım beni 1996 yılına götürdü. Sonraki yılın bütçesi için hazırlıklar yapılıyor. Ben o zaman Hazine’de KİT (yeni adı Kamu Sermayeli Kuruluş ve İşletmeler) Genel Müdürü’yüm. Ama Halkbank konusunda dönemin bakanı ve başbakan yardımcısıyla ters düştüğüm için yurt dışı tayine gönderilmeme karar verilmiş. Atama kararnamesi bekliyorum. İşe önceki kadar dikkatimi veremiyorum.

Zamanın Refahyol hükümeti de aynı yaklaşımla bütçe hazırlatıyor. Geçmiş yılların bütün açıkları ortada dururken, 1997 yılı bütçesini denk bağlama kararı almış. Kaynaklar havada uçuşuyor. Amaç borçlanmayı azaltmak, faizi düşürmek. “Borç yönetimi problemine, nakit yönetim aracı ile çözüm bulmak” için getirilen önerilerden biride “Tek Hazine Hesabı”. Bazı saymanlıklarda para olmasına rağmen Hazineden nakit istedikleri, gereksiz borçlanma baskısı yarattıkları biliniyor. Alınan kararla kamu kurumlarının paraları TC Merkez Bankası ve onun mali ajanı TC Ziraat Bankası’ndaki hesaba aktarıldı. Bankalar Hazineye her hafta hesap özeti gönderdiler.


9 Şubat 2018

Bankaların dış borcundaki hızlı artış

Son yılların en çok üzerinde durulan konularından birisi de dış borçlarda, özellikle özel sektörün dış borçlarında görülen hızlı artış. Tartışmalar ve yorumlar çoğunlukla reel sektörün dış borçlarındaki artışlar üzerinden yapılıyor. Ancak onlara borç veren bankaların aldıkları dış borçlar üzerinde pek durulmuyor.
Önemsenmemesinin nedeni, bankaların hem borç alırken hem de borç verirken risk almayı bilen uzmanlaşmış kurumlar olmalarıdır. Mikro açıdan bakılırsa buna itiraz edilemez. Bir banka ilke olarak, başkasının parasını yöneten kurumdur. İster mevduat olsun ister borç olsun, hissedarların parası olan özkaynaklar dışındaki para, başkasından borç alınan paradır. Kısacası bankalar başkasının parasını yöneterek para kazırlar. Onlara borç veren mudiler ve/veya diğer bankalar kime para verdiklerinin bilincindedirler. Çünkü bankalar özünde güven müessesidir.
Oysa konuya makro açıdan bakınca, kim alırsa alsın, dış borçları mikroskopa yerleştirip çok dikkatle incelemek gerekir.
Bir bankanın aldığı dış borcu geri ödememesi çok uç bir durumdur. Ama ekonominin geneline bakarak yapılacak bir değerlendirme bize bu kaynakların nerede ve ne amaçla kullanıldığını irdelemenin gerekli olduğuna götürür.
Şöyle ki, her ne nedenle olursa olsun dışardan dövizle alınan borcun bir şekilde döviz olarak geri ödenmesi gerekir. O zaman bankalar dövizle aldıkları borcu kredi olarak kime veriyorlar? Döviz geliri olan şirketlere veriyorlarsa sorun mikro düzeyde kalır.
Ancak dağıtılan krediler döviz geliri olmayan şirketlere, kamuya ve kişilere kredi olarak dağıtılıyorsa, aşırı kur değişiminden doğabilecek etkiler nedeniyle, krediyi zamanında tahsil edememe riski ortaya çıkabilir.
Bu bağlamda bankaların dış borç stokundaki gelişmelere kısaca bakamım.

6 Şubat 2018

Borsalar çıldırdı

Aslında hikâye 2013 Mayıs’ında başlamıştı. Biliyorum çoğunuz “Beş yıl öncesinden bahsediyorsun” diye tepki vereceksiniz. Haklısınız. İzin verin açayım.
O tarihte FED Başkanı Bernanke, merkez bankaları bilanço büyümesinin sonuna geldiklerini, parasal genişlemeye son vermeyi düşündüklerini, bu bağlamda faizleri de yükselteceklerini açıkladı. Hatırlayın başta gelişmiş ülkelerdekiler olmak üzere dünya piyasaları birden karıştı. Kurlar, faizler fırladı. Bir süre sonra, büyük merkez bankalarının yetkilileri teker teker açıklama yapmaya, geri adım atmaya başladılar.
İşi ağırdan alacaklarına vurgu yapmaya özel önem gösterdiler. Çünkü para sermaye piyasalarındaki trilyonlarca dolarlık türev ürünlerin zarar etme ve büyük finansal kuruluşların batma tehlikesi vardı.
Ama söylemlerinden de vaz geçmediler. Çünkü bol ve ucuz paranın özellikle hisse senedi, gayrimenkul ve emtia piyasalarında yarattığı balonlardan korkmaya başlamışlardı. Devamlı, varlık balonlarına dikkat çekerek, küçük yatırımcıları uyarmaya çabaladılar. Her ortamda 2018 ve 2019’un değişim yılı olacağını defaten belittiler.

2 Şubat 2018

Dış ticarette ne yaptığımızın farkında mıyız?

2017 yılı dış ticaret verileri açıklanınca aklıma hemen bu soru geldi.
Nasıl gelmesin ki! Dış ticaret açığı geçen yıl 76,7 milyar dolara ulaşmış. Önceki yıla göre yüzde 37’lik bir artış var. Açığın artış nedeni ithalatın, ihracattan daha hızlı büyümesi. İhracattaki yüzde 10’luk artışa karşılık ithalattaki artış yüzde 18. İthalattaki yıllık artış yaklaşık 35 milyar dolar.  Bu artışta en büyük pay petrol, altın ve demir, çelikte. Sadece bu üç kalemdeki artışın toplamı 24,5 milyar dolar (Artışın % 70’i).

Tamam, petrolümüz, doğal gazımız yok. Enerjide dışa bağımlıyız. Bu malların ithalatını anlıyorum. Ama dışa bağımlılığı azaltmak için, sanayide kullanılan teknolojiden tutun da otomobil üretimine kadar enerji tasarrufuna yönelik alınan önlemler yeterli mi? Enerji tasarrufu için havuç/sopa sistemi var mı? Uyana teşvik, uymayana en ağır ceza veriliyor mu? Varsa ne kadar etkin çalışıyor? Uygulamalar etkin ve yeterli ise neden enerji ithalat miktarını düşüremiyoruz? Çok soru sormayayım. Teknik ayrıntıları uzmanları daha iyi bilirler. Ama ekonomik açıdan sonucun yetersiz olduğu kesin.


Demir, çelik ithalatını da bir yere kadar anlamak mümkün. Üretmek için dışarıdan hurda ithal etmek lazım. Ancak bu kadar ithalata bağımlı üretim yapısını değiştirmek için orta vadeli bir planımız var mı?
Ama altın için akılcı bir neden bulmak çok zor. Dünya Gazetesi’nden Alaattin Aktaş, konuyu yıllar itibariyle incelemiş. Geçen yıl toplam altın ithalatı 16,5 milyar dolar. Benzer bir durum 2013 yılında da görülüyor. O yıl da 15,1 milyar dolar ithalat yapılmış. Sadece altın dış ticaretinden gelen açık, 2013’te 12 milyar dolar, 2017’de 10 milyar dolar. Yani ithalatın ana nedeni ihracat değil, iç piyasa. Daha ilginç olan şey, ticaretin büyük çoğunluğunun Birleşik Arap Emirlikleri ile yapılması. Orada altın madeni mi var?

26 Ocak 2018

Hazine borcunda rekor artış

9 Ocak tarihli yazımda (http://www.hakanozyildiz.com/2018/01/hazine-nakit-acg-ve-borclanmas-zirve.html) geçen yılın Hazine nakit dengesini ele almıştım. Yıllar itibariyle karşılaştırma yapmış ve 2017 yılında, hem nakit açığında hem de yeni borçlanmada zirve görüldüğüne dikkatinizi çekmiştim. 

Bu bağlamda son yayımlanan borç stoku verileri, net yıllık borçlanmada ve borç stoku artışında da en üst noktaya ulaşıldığını gösteriyor. 

Hazine'nin iç ve dış borç toplamı 876,5 milyar liraya ulaşmış.

Borç stokunda yaşanan gelişmelere, grafikler yardımıyla bakalım. İlk olarak borç stokundaki yıllık değişimine göz atalım. (Grafik 1). Geçen yıl stok 117 milyar lira artmış. Son 19 yılın zirvesi. Dikkat buyurun lütfen, artış 2001 Krizindeki yıllık borç değişiminden daha yüksek. O zamanki artış 114 milyar liradan biraz fazlaydı.

Ardından yaşanan 2009 Krizi döneminde bile bu kadar büyük yükseliş görülmüyor. Daha önemlisi, Grafikten de görüldüğü gibi, dünyada yaşanan o devasa çöküntüden sonra, 2012 yılındaki artış bile çok sınırlı. Ancak 2013 yılından sonraki yıllarda stoktaki artış hızlanıyor.

23 Ocak 2018

Bir KÖİ projesi örneği: Zafer Havaalanı

Birkaç gün önce Kamu Özel Sektör İşbirliği (KÖİ) projelerini uzun bir yazıyla ele almıştım. (http://www.hakanozyildiz.com/2018/01/kamu-ozel-isbilirligi-projelerine-bu.html) Bol kepçe verilen kamu garantilerinden bahsederek, “Bu kadar garanti verildikten sonra, yatırımları devlet kendi yapsa daha iyi olmaz mı?” demiştim.
Ülkesini çok seven bir okurum, yazı hakkında sorular sorduktan sonra, örnek bir KÖİ projesi hakkında sınırlı bilgiler verdi. Ben de sizlerle paylaşıyorum. Okuduktan sonra, yukarıdaki önerimin doğruluğu hakkında kararı siz verin.
Zafer Havaalanı Kütahya, Afyonkarahisar ve Uşak illerine hizmet veriyor. Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlüğü (DHMİ) 2010 yılında yap-işlet-devret (YİD) modeliyle ihaleye çıkıyor. İhaleye tek teklif geliyor.
Projenin yatırım maliyeti 50 milyon Euro. Yolcu kapasitesi ise yılda 2 milyon kişi. Şirket havaalanını 30 yıl işletecek, ardından DHMİ’ye devredecek.

20 Ocak 2018

Büyümeye KDV desteği

Geçen yılın bütçe verileri yayınlandı. Açık rakamını, nakit dengesi ile bütçe dengesi arasındaki büyük farkı şimdilik bir kenar koyup, ben bazı gelir ve harcama kalemlerini dikkatinize sunayım.
Gelirlerdeki performansın ithalden alınan KDV, MTV ve çıkarılan yeniden yapılandırma kanunlarının sonuçları olduğu görülüyor. Genel performansı değerlendirmek için enflasyon + büyüme rakamına beraber bakmak lazım. Geçen yıl enflasyon %12 idi. Büyüme ise %6-7 aralığında bekleniyor. O zaman gelirlerde %18-19 civarındaki değişim normal karşılanmalı. Geçen yıl merkezi bütçe gelirleri %14, vergi gelirleri ise %17 kadar artmış. Kötü bir performans değil.

14 Ocak 2018

Uygulama yanlışları tarımda dışa bağımlılığı artırmış

Yazlarımı düzenli okuyanlar, sanayide dışa bağımlılıktan sıklıkla bahsettiğimi hatırlarlar. Bunun dış ticarete, cari açığa, onun finansmanına, ülkeni dış borçluluğuna ve de enflasyona etkilerinden devamlı bahsederim. Diğerleri gibi, enflasyonla mücadele konusunda ithalata ve dolayısıyla kur hareketlerine bağımlılığın yarattığı sorunlar üzerinde durmaya çalışırım.  
Ancak sanayide gösterdiğim duyarlılığı, nedense tarımda göstermediğimi fark ettim. Gözümü açan, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası’nın, Tarım eğitiminin 172. Yıldönümü için düzenlediği toplantısı oldu. Toplantıda yaptığım “çerçeve sunum” için hazırlık yaparken, tarım dış ticareti verilerinin ayrıntılarını pek bilmediğimi anladım.
Evet, medyadan saman, et, baklagiller ithalatı gibi haberleri okuyor ve hepimiz gibi üzülüyordum. Ama, itiraf edeyim TÜİK verilerine bakana kadar, bunları geçici olarak değerlendiriyordum.
Ne yazık ki değilmiş.

9 Ocak 2018

Hazine nakit açığı ve borçlanması zirve yapmış

Ekonomik dengeleri açıklarken sıklıkla vurgu yapılan mali disiplinin en önemli göstergelerinden birisi Hazine nakit dengesidir. Önemi devletin yeni borçlanmasının arkasındaki temel etken olmasıdır.

Son açıklanan veriler devletin nakit dengesi rakamları mali disiplinden uzaklaşmaya başladığını gösteriyor. Bu bağlamda hazırlanan aşağıdaki tablo, 2007-2017 arasındaki dönem için Hazine nakit dengesini içeriyor.

Görüldüğü gibi, 2017 yılında nakit gelirler 624 milyar liraya yaklaşmış. Önceki yıla göre yüzde 16 artmış. Bu rakamı değerlendirmek için yıllık enflasyon ve büyüme oranlarını hatırlamakta yarar var. Geçen yıl TÜFE yüzde 12 idi. Büyüme oranı henüz belli değil. Kimi yüzde 5, kimi yüzde 7 diyor. Biz ihtiyatlı davranıp küçük rakamı alalım. Bu durumda enflasyon ve büyüme toplamı yüzde 17 olur. Anlayacağınız nakit gelirler nominal olarak büyümüş, reel bir gelir artışı olmamış.

6 Ocak 2018

Kamu Özel Sektör İşbilirliği projelerine bu kadar garanti verilmeli mi?

1990’lı yıllarda Yap-İşlet-Devret (YİD) projeleriyle başlayan ve günümüzde Kamu Özel Sektör İşbirliği (KÖİ) adını alan süreç, ilk olarak İngiltere’de başladı. Uzun inşaat ve işletme süreleri olan altyapı, eğitim ve sağlık projelerine özel sektörün dâhil olmasını amaçlayan bu sistem, başlangıçta bir finansman modeli olarak gösterildi. Amaç, aşırı borçlanma baskısı olan kamu sektörüne, özel sektörün finansman açısından yardımcı olması olarak lanse edildi.

Ancak özel sektör “taşın altına elini koyarken” kamudan çeşitli garantiler istedi. Alım ve fiyat garantisiyle başlayan talepler borç üstlenim garantilerine kadar genişledi. Bu projelere maliye politikası teorisinde  “koşullu yükümlülük” adı verildi.

Koşullu Yükümlülükler

Şartlar oluşunca kamunun omuzlarına kalacak yük olasılığı olarak özetlenebilir. OECD’nin konuya ilişkin önemli yayınlarından olan “Koşullu Yükümlülüklerin Yönetiminde Kamu Borç yöneticilerinin Rolü” başlıklı çalışmada üç tür koşullu yükümlülükten bahsediyor.[1] i) Kamu kredi garantileri, ii) Kamu Özel Sektör İşbirliği (KÖİ) projelerinden gelen yükümlülükler ve iii) Kamu destekli sigorta sistemleri.

KİT’ler, belediyeler ve bankalar için verilen dış borç garantileri, ilk seçeneğe örnek olarak verilebilir. KÖİ garantilerini artık çoğumuz, köprü, otoyol ve hastaneler için verilen garantiler ile bu projelerin dış borç üstlenimlerinden biliyoruz. Üçüncü türe örnek olarak, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun mevduat garantileri ile tarım sigortalarına verilen katkıyı gösterebiliriz.

Bu tür projeleri çok değişik bakış açılarıyla değerlendirilebilir. Özetleyebilmek amacıyla konuyu iki ana başlıkla ele alacağım. Genel ekonomi açısından; büyümeye katkıları, finansman şartları; maliye politikası açısından da kaynak israfı ve devlete koşullu yükümlülük yaratması.


1 Ocak 2018

Türkiye'nin sıcak para macerası

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi dergisinin Aralık 2017 sayısının Kronik bölümünde yayımlanan "Türkiye'nin sıcak para macerası" başlıklı yazıma http://politics.ankara.edu.tr/dergi/pdf/72/4/97--KRONIK-Hakan-Ozyildiz.pdf bağlantısından ulaşabilirsiniz.

Bu çalışmanın amacı, sıcak paranın özgün ve özgür ekonomik ile siyasi kararların oluşturulmasındaki etkisini tartışmaktır. Ekonomisi bu kadar dövize bağımlı olan bir ekonomide bağımsız karar alma sürecinin çok zorlaştığını ortaya koymaktır.

Not: 2018 OHALsiz, BORÇLARIN AZALDIĞI, TERÖRÜN KALMADIĞI, İŞSİZLİĞİN OLMADIĞI BİR YIL OLSUN. GÜNLERİNİZ NEŞE, SAĞLIK, UMUT VE HUZUR DOLSUN.