1 Mayıs 2017

Yakın tarihten bir dış borç hikayesi: De Çe Me

J. J. Rousseau’nun güzel bir sözü vardır: “Tarih, okuyana kendi gözünün görme derecesine göre yol gösterici bir kılavuzdur” der.
Bu deyişten yola çıkarak, içinde bulunduğumuz dış borç ve hazine garantileri sorununa bakışınızı biraz daha netleştireceğine inandığım için sizi 1970’lere götüreceğim. Hani meşhur deyişle “70 cente muhtaç olduğumuz” yıllara.
O dönemde Türkiye katı bir kambiyo (sermaye hareketleri) kontrol rejimi uygulamaktadır. Ülke ekonomik sınırları içine dövizle işlem yapmak yasaktır.  
Döviz açığı o yılların da ana sorunudur. Dışarıdan döviz gelmesi amacıyla, Dövize Çevrilebilir Mevduat (DÇM) hesapları, ilk kez 1967 yılında açılır. Amaç yurt dışında çalışan işçiler, serbest meslek sahipleri, müstakil iş sahipleri ve dışarda yerleşik gerçek ve tüzel kişilere yurt içindeki yetkili bankalarda döviz hesabı açma hakkı verilir. Açılan hesaplardan, hesap sahibine dövizli işlem hakkı tanınır.
Başta Almanya olmak üzere Avrupa’da çalışan işçilerimizin oradaki bankalarda düşük faizle tuttukları paralarını Türkiye’ye getirmeleri teşvik edilir. Hatta T.C. Merkez Bankası ile 20 yerli banka arasında protokol imzalanır ve açılan DÇM hesaplarındaki dövizler Merkez Bankası’na devredilir.
Ancak burada çok hayati bir karar alınır. TCMB hesaplara, Hazine adına, kur garantisi verir. Diğer bir deyimle oluşacak kur farkları bütçeden ödenecektir. Çünkü bu bir kısa vadeli dış borçlanma yöntemidir.
Başlangıçta pek ilgi görmeyen DÇM’ler bir süre sonra hızlanır. İşçisi, ithalatçısı aklınıza gelebilecek herkes hesap açmaya başlar. Toplamı 3,5 milyar doları bulan döviz Türkiye’ye akar. Rakamı küçümsemeyin. Artışın hızlandığı o yıllarda yıllık cari işlemler açığı 200 milyon dolar, toplam ithalat 10 milyar dolar civarında.
Anlayacağınız DÇM’lerden gelen kaynak o yıllar için önemlidir.
Öneminin bir nedeni de 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nın sonrasına denk gelmesi. Yani ambargo yılları. Dışarıdan borçlanmanın zorlaştırıldığı yıllar. Türkiye’ye baskı uygulanan dönem.
Dış borçlanmada böylesine önemli rol oynayan DÇM’ler, bankaların dövizlerini TCMB’ye devredip TL almaları ve bu yerel para kaynağını krediye dönüştürmeleri sonucunda içeride bol bol kredi dağıtılır (Aynen bugünkü ROM uygulaması ve dışarıdan ucuz döviz borçlanıp, swapla TL’ye çevirip kredi dağıtmaları gibi). Kredilerin çoğu (aynen bugün olduğu gibi) yatırım yerine işletme sermayesi olarak kullandırılır.
Gün gelir, DÇM’lerin para arzı artışına ve enflasyonun hızlanmasına neden olmaya başladıkları değerlendirilir ve kullanımına sınırlandırmalar getirilir. Ancak 1977 yılının ilk aylarından sonra yeni hesap açılması çok yavaşlamaya başlayınca TCMB ve bankalar, eski DÇM’lerin vadesi gelenlerinin paralarını geri ödemede zorlanmaya başlarlar.
Daha önemlisi, DÇM’lerin anapara ve faiz ödenmeleri, verilen kur garantisi nedeniyle, Hazineye aşırı yük olmaya başlar. Sonunda sistem 1978 yılında bitirilir.
Sonrası daha ilginçtir. Bu borçlar, 1981 yılından sonra devlet tarafından üstlenilir. O tarihte 2,5 milyar dolar kadar olan tutar Merkez Bankası veya devlet borcuna dönüştürülür.
Kısacası dövize olan bağımlılık önce yurt dışında çalışan işçilere, ithalatçılara, ihracatçılara, kur garantisi Hazine’den verilen döviz hesabı açma yetkisi verilmesine, sonra da borcun tamamının Hazine tarafında ödenmesine yol açmıştır.
Dolayısıyla bugün Türkiye’nin dış borç ve Hazine garantileri rakamlarına bakıp; kamunun dış borcu şu kadar özel sektörünki bu kadar, Kamu Özel İşbirliği projelerine verilen garantiler, dış borç üstlenimleri farklı diye yorum yaparken dikkatli olmakta büyük yarar.


Son söz: Tarih tekerrür ediyor diye tarif diyorlar, ibret alınsaydı tekerrür eder mi? (Mehmet Akif Ersoy)

2 yorum:

  1. Sayın hocam, şu cümlenizi biraz açmanızı rica etsem:

    " Kredilerin çoğu (aynen bugün olduğu gibi) yatırım yerine işletme sermayesi olarak kullandırılır."

    Gelen kredilerin işletme sermayesi olması neden kötü? O da bir tür yatırım olmuyor mu? Bir işletme aldığı krediyle üretme potansiyelini arttırmıyor mu? Ayrıca, yatırım olan her şey verimli de olmayabilir, değil mi? Acaba burada kastınız kredilerle KİT yapılmaması mı?

    Teşekkürler.

    YanıtlayınSil
  2. İşletme kredileri, genellikle, maaş, ücret, ve diğer cari giderlere harcanmak üzere alınan borçlardır. Normal oalrak bu giderlerin şirket satış ve faaliyetlerinden karşılanması, kredilerin ilke olarak sadece yeni yatırım için alınması geerkir. Eğer işletme kronik olarak işletme kredisi ile faaliyetlerini yürütebiliyorsa ekonomide/sektörde ve/veya şirkette yapısal bir sorunu var demektir.

    YanıtlayınSil