Özelleştirme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özelleştirme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2019

Bol kepçe seçim vaatlerinin borçlarını kim ödeyecek?

Ülkenin her yerinde seçim heyecanı var. Adaylar her ortamda, ülkenin içinde bulunduğu değerlendiriyor, vaatlerini anlatıyor, seçmenden oy istiyorlar. 
Bir yanıyla tam bir demokrasi şöleni. İnsanlar mahallesinin, köyünün, kasabasının, şehrinin sorunlarını konuşuyorlar. Seçmen duyarlılığı yüksek yerlerde çözüm önerileri tartışılıyor. 
Son günlerde sıklıkla Ankara dışına çıkıyorum. Anadolu’da dikkatimi çeken konulardan birisi, ekonominin içinde bulunduğu durumun, geniş bir kesim tarafından tartışılması. İşsizliği, pahalılığı, var olan sorunların nasıl üstesinden gelineceğini sorgulayan geniş bir kesim var. Farklılık şurada; iktidara oy verenler sorunun varlığını inkâr etmiyorlar. Sadece sorunların kaynağı konusundaki görüşleri farklı.
Ekonomik sorunlardan çok dikkatimi çeken bir konuya değinmek istiyorum.

27 Şubat 2018

Şeker fabrikaları özelleştirilemez

Baştan belirtmemde yarar var. Ben kapitalist bir ekonomide, özelleştirmeye kategorik olarak karşı değilim. Ekonomide asıl olan işletmenin mülkiyeti değil, ekonomiye katkısıdır. Eğer işletmenin özel bir durumu yoksa, mülkiyeti kimde olursa olsun ekonomiye katkı sağlamalıdır, yük olmamalıdır. Dolayısıyla, ülke ekonomisi için özelliği olan kapatılamayan bir işletme yük oluyorsa, mülkiyet kamuda veya özelde olsun, devlet müdahale etmeli ve işletmeyi ekonomiye kazandırmalıdır. Örneğin mevduat sahiplerini mağdur etmemek için banka kurtarmayı kabul edebiliyorsanız, kötü yönetilen bir KİT’in yeniden yapılandırılmasına, ekonomiye kazandırılmasına, kategorik olarak karşı çıkmamak gerekir.

Ekonomiye yük olmamak, mutlaka kar etmek anlamına gelmez. Sağladığı dışsallıklar nedeniyle kar etmeyen işletmenin bulunduğu çevreye tartışmasız sosyal katkıları olabilir.

Kısacası, Türkiye’de bugüne kadar yapılanlara bakıp ve işletmenin ekonomiye kazandırılmasından çok birilerine para kazandırmaya yönelik uygulamaları örnek alıp her şeyi baştan ret etmek yanlıştır.

Ancak şeker fabrikalarının özelleştirilmesini tüm bu yaklaşımın dışında tutmak gerek. Kapitalist bir ekonomide temel amaç kar olduğundan, tarımsal kamu iktisadi teşebbüsleri (KİT) özelleştirilemez.

29 Kasım 2017

Buna özelleştirme denmez

Gazete Habertürk’teki habere göre; “Bereket Enerji kontrolünde bulunan, sırasıyla 2,6 ve 1,5 milyon abonenin elektrik dağıtımını yapan Gediz Elektrik ve Aydem Elektrik’in 650 milyon TL’yi bulan borç krizi” derinleşiyormuş. Şirket Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ’ye olan borçlarını ödeyemiyormuş. Gazeteye göre sıkıntının nedeni, özelleştirmenin dolar üzerinden yapılması. O günlerde dolar 1,80 TL imiş. Oysa bugün 3,95 TL civarında.

Türkiye özelleştirme meselesini 1980’lerden bu yana tartışıyor. Kökten yanlış diyenler olduğu gibi savunanlar da var. Tartışmacıların çoğunluğu konuya “mülkiyet” açısında yaklaşıyor. Kamuda olsun diyenler karşı çıkıyorlar. Hayır, her şey piyasada, özel mülkiyette olsun diyenler de, nasıl olursa olsun özelleştirme olsun diyorlar.

Bana göre önemli olan işletmenin mülkiyetinin kimde olduğu değil, iyi yönetilmesi ve ekonomiye olan katkı sağlaması, yük olmaması. Bunun için öncelikle, kendinden çok, işletmenin içinde faaliyet gösterdiği sektörün durumu önemli. Elektrik dağıtım işinde olduğu gibi “doğal tekel” söz konusu ise, devlet o sektörü mutlaka tüketici lehine düzenlemeli ve denetlemeli. İster kamu ister özel olsun şirketin tekel şartlarından yararlanarak, maliyetlerinin tamamını tüketiciye yansıtmasının ve aşırı kâr etmesinin önüne geçmeli.

9 Ağustos 2017

Adını gizleyen KİT

Kurumlar vergisi rekortmenleri listesi açıklanınca şaşırdım. Liste birincisi adının yayınlanmasını istememişti. Yıllardır adının açıklanmamasını isteyen gelir vergisi rekortmenlerine alışmıştık. Ama bir kurum neden ülkesine, insanına karşı şerefle yerine getirdiği bir görevin kamuoyunda bilinmesini istemez diye düşündüm.
Bu sabah gazeteleri okurken şaşkınlığım kızgınlığa dönüştü.
HaberTürk’ten Rahim Ak ve Hürriyet’ten Sefer Levent, 2016 yılı kurumlar vergisi rekortmeninin BOTAŞ olduğunu yazmışlar. Bilançolardan alınan sayılarla güzel analizler yapmışlar. İkisini de kutluyorum.
Ben vergi uzmanı değilim. Dolayısıyla bilanço rakamlarına çok girmeyeceğim. Arzu edenlere yukarıdaki haberleri okumasını öneririm.
Ama geçmişe ait bir bilgiyi paylaşmadan geçmeyeyim. Özelleştirme öncesinde TEKEL sık sık vergi rekortmeni olurdu. Tütün ihracatından yüksek döviz geliri elde edilmesi amacıyla tütün fiyatları yüksek belirlenirdi. TEKEL, çok tütün alır, içeride sigara ve alkollü içecek üretir satar ve tütün ihraç ederdi. Adı üstünde tek üretici ve satıcıydı. Bu sayede vergi rekortmeni olurdu. Ama genellikle çiftçiye yapılan destekleme ödemeleri nedeniyle nakit sıkıntısı çektiği için vergilerini zamanında ödemezdi. Görev zararı alacaklarıyla mahsup edilmesi için hükümetlere baskı yapmaya çalışırdı.
Bunların geçmişte kaldığını düşünüyordum. Ama karşımıza yeni bir KİT çıktı.

9 Mayıs 2017

Daha ne kadar Hazine garantisi verilecek?

Hazine devletin kasasıdır. Nakit gelirler orada toplanır, oradan harcanır. Eğer devletin iki yakası bir araya gelmiyorsa, gerekli olan finansman, borçlanılarak, Hazine tarafından sağlanır. Kısacası devletin nakit ve borç idaresini Hazine Müsteşarlığı yapar.

Kamuda Hazine’nin bu fonksiyonlarına ortak olduğu söylenebilecek iki kurum daha var: Özelleştirme İdaresi ve Türkiye Varlık Fonu (TVF). Özelleştirme İdaresi uzun yıllardır, kamu varlıklarını satıp, elde ettiği gelirlerin önemli bir bölümünü bütçeye aktarıyor. TVF daha çok yeni bir kuruluş. Borçlanma yetkisi var. Nakit işlemler yapabilecek. Garanti, kefalet verebilecek.

Ancak bu iki kuruluş, şimdilik, bütçe dışı işlemlere pek bulaşmadılar.

Bütçe dışı işlemlerin en başında, kamunun verdiği sözler sonucunda oluşan koşullu yükümlülükler geliyor. Yani bir koşul oluşmadan Hazine’ye, doğrudan yük olmayan işlemlerdir. Koşula bağlıdırlar.  

İlk ve en eski örnek klasik garantilerdir. Bunlar KİT, belediye gibi diğer kamu kurum ve kuruluşlarının aldıkları dış borçlara verilen garantilerdir. Eğer onlar ödemezse, verdiği garantinin sonucu Hazine borcu öder, bütçeye ek yük oluştururlar. Bütçeden para ödenir. Klasik garanti stokunun toplamı 12,4 milyar dolar, yani yaklaşık 45 milyar lira kadardır.

8 Eylül 2016

Bütçenin perde arkası

Türkiye’nin makro ekonomik başarısının orta direği maliye politikası olarak lanse ediliyor. Yani direk yıkılırsa işler zorlaşır.

Ancak son yıllarda ekonomi denince borsa ve para piyasaları akla geldiği için, ekonomik değerlendirmelerin çoğu kısa vadeli oldu. Maliye politikasının en önemli göstergesi olan bütçe dengesine, sadece gelir-gider farkı üzerinden bakmak, geniş kabul gören bir adet oldu.

Ekonominin normal seyrinde olduğu dönemlerde bu yaklaşımda fazla eleştirilecek bir şey yok.

Ancak, borç yükü olan bir bütçe için temel yapısal gösterge, klasik açık değil faiz dışı fazladır (FDF). Onun iki tür tanımı vardır. Birisi çok bilinen ve piyasalardaki uzmanlar tarafından takip edilen Maliye Bakanlığının FDF tanımıdır. Basittir; toplam bütçe gelirleri ile faiz hariç harcamalar arasındaki fark.

İkinci tanım 2001 Krizinde hayatımıza giren IMF’nin tanımıdır. IMF, gelirlerin içerisinde bir ayıklama yapar. Bir defalık, geçici gelirleri hesaplamada dikkate almaz. Örneğin özelleştirme, faiz gelirleri, TCMB Kar transferi, kamu bankalarından temettü gelirleri, İşsizlik Fonu transferleri, 3. Nesli GSM satış gelirleri, TMSF’den bütçeye yapılan aktarımlar gibi geçici gelirler FDF hesaplanırken gelir olarak kabul edilmez.

3 Mart 2016

Bütçede faiz ödemeleri olmasaydı (!)

Son günlerde siyasi arenada faiz tartışması vardı.

İdeolojik kökenli olan değerlendirmelere girmek beni aşar. Ben paranın kapitalist ekonomik sistemin özü olduğuna inanırım. Faiz de onun saklamanın fiyatıdır. Olmazsa tasarruf olmaz. Kapitalizmi beğenmiyorum diyenler varsa, onlarla faizin ekonomideki yerini tartışmaktan zevk duyarım.

Bununla beraber yüksek faizin, özellikle yüksek reel faizin kapitalist ekonomik sistemin en büyük sorunu olduğu konusunda herkes hemfikir.  

Özellikle açık veren, borçlanan devletler için faiz, ekonomi kadar bütçenin de sorunu.
Bu bağlamda bütçeye biraz farklı bir pencereden bakmaya çalışacağım.
İlgilenenler bilir. Faiz dışı fazla (açık) (FDF) diye bir tanım var. Türkiye’nin gündemine 2001 Krizinden sonra uygulanan IMF programları ile girdi. Kısaca, FDF = Bütçe gelirleri – Faiz hariç harcamalar olarak gösterilebilir.

Bu gösterimin amacı, eğer bir bütçede faiz harcamaları = FDF ise, orada kamu borç stokunun (borcun anaparası) büyümediğini anlatmaktır. Buna karşılık eğer FDF, faiz harcamalarından küçükse devlet ek borçlanma yapar ve borç stoku büyür.

Şimdi gelin faiz ödemeleri olmasaydı bütçe nasıl olurdu bir bakalım.

23 Aralık 2015

Gerçek yapısal reformlar 4: Performansa dayalı KİT sistemi

Cumhuriyetin kurucu kadrolarına öncelikli ekonomik hedeflerini sorsanız, sanırım, “sanayileşme” derlerdi. Sanayileşmek için gerekli olan sermaye, teknoloji ve yetişmiş emeğin olmadığı ortamda, ellerinden geldiğince içten, dürüst, fedakârca bir kalkınma mücadelesi verdikleri kesin.

Gerek o yıllarda gerek 1950 sonrası Demokrat Parti (DP) döneminde, KİT’ler sanayileşme ve sanayiye ara mal üretiminde hayati önemde rol oynadılar. Bugün gittikçe önemini yitiren sanayi sektörü varlığını, büyük oranda, KİT sistemine borçludur.

Bununla beraber, özellikle 1950 sonrası döneme bakınca, “her mahallede bir milyoner yaratmak” şiarıyla iktidar olan DP ve sonrasındakiler, kamu eliyle zengin yaratmak için, diğer kamu kaynakları gibi KİT sistemini de sonuna kadar istismar ettiler.

1980 ‘e kadar, dışa kapalı ekonomide böylesi bir yapıyı sürdürmek kolaydı. Ama 24 Ocak kararlarıyla gümrük duvarları kaldırılınca, dış rekabete dayanamayan KİT’ler birer birer dökülmeye, kamuya yük olmaya başladılar.

Çözüm hemen bulundu. Özelleştirme.

16 Şubat 2015

Kamu borç stokundaki gelişmeler

Mali disiplinin önemli göstergelerinden olan kamu borç stokundaki değişimi, 2014 sonu itibariyle ele almaya çalışacağım. Sizi uzun uzun rakamlarla boğmamak ve yazıyı çok uzatmamak için tablolar üzerinden, özet bilgiler vereceğim.

Tablo 1: Kamu borç stokunun değişimi

4 Şubat 2015

Yanlış elektrik dağıtım özelleştirmesinin bedelini tüketici ödüyor

Özelleştirmenin fikir anası muhafazakâr İngiliz başbakanı M. Thatcher’dır. Thatcher, 1980’li yılların başında; ülkesinde kamu sermayeli işletmelerin özelleştirileceğini, kapitalist bir ekonomide sermayenin özel şahıslara ait olması gerektiğini ileri sürdü. Ancak “sermayeyi tabana yaymak” diye özetlenen yaklaşımla, “blok özelleştirmeler” yerine sermaye piyasasında “halka arzları” tercih etti.

İngiliz Muhafazakârlarının asıl amacı, bütçeye kaynak sağlamak kadar borsaları güçlendirmek ve dünya yatırımcılarını Londra’ya çekebilmekti. Bunda da başarılı oldular.

Hatırlanacağı üzere,1990’lı yıllar dünya tarihinde önemli dönüm noktalarından biridir. Sovyetler Birliği dağılmış, sosyalist devletçi ekonomi düzeni büyük darbe yemiştir.

Gerek Gorbaçov gerek diğer SSCB kalıntısı liderler, kapitalist düzene geçişi hızlandırmak adına hızlı bir özelleştirme hareketi başlattılar. Neredeyse stratejik görmedikleri tüm işletmeleri özelleştirdiler. Ama ülkelerinde sermayedar olmadığı için “kupon özelleştirmesi” denilen bir yöntemle işletmelerin mülkiyetini çalışanlarına devrettiler.