11 Ocak 2015

Avrupa’da sosyal devlet çatırdadıkça düşmanlıklar artacak

Önce Almanya’da İslam karşıtlığının yaygınlaşması, ardından Fransa’daki katliamlar.

Olayları çok iyi anlamak zorundayız. Zorundayız ama öyle söylemekle olacak kadar da kolay bir iş olmadığı da kesin. Ayrıca konu, sadece ekonomistlerin veya sosyologların çözebileceği kadar basit değil. Uzun ve kapsamlı çalışmaları gerektiriyor. Teologlar, antropologlar ve psikiyatristler de konuya dahil olmalılar.

Ekonomik çöküntünün etkisi


Ben sorunun küçük bir yanına, sadece son küresel kriz ve sonrasında değişen bazı dengelere dikkat çekmek istiyorum.

Dünya da sosyal devletin babası Alman devlet adamı Bismark’tır. 1880’li yıllarda işçilerin sosyal haklarını tanımış ve emeklilik dahil diğer sosyal yardımların Avrupa’da yayılmasına öncülük etmiştir. Amerika ancak II. Dünya Savaşı’ndan, 1945’ten sonra, o da dar kapsamlı, sosyal yardım uygulamalarına başlamıştır.

Savaş sonrası dönemde çok hızlı büyüyebilen batı ekonomilerinde refah paylaşımı nispeten kolay olmuştur. Toplanan vergiler toplumun alt gelir gruplarına bonkörce dağıtılmış, dar gelirlilerin ekonomik çelişkileri olabildiğince törpülenmiştir.

Olayın ekonomik yanı kadar, soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliği’ne karşı verilen ideolojik savaşla da ilişkisi vardır. Komünizmin Avrupa’ya yayılmasının önüne geçebilmek için refah dağılımında bonkör davranılmıştır. Kabul etmek gerekir ki, Batı bu mücadele başarılı olmuştur. SSCB, 1990 yılında dağılmış, o topraklara yarı piyasacı, yarı devletçi bir kapitalist model egemen olmuştur.

Bununla beraber son küresel kriz her yerde olduğu gibi Avrupa’da da derin tahribatlara yol açmıştır. Borçlanma üzerine kurulan ekonomik sistem çökmüş, yerine yenisi konulamamıştır. Çöküşün ertelenmesi için Avrupa Merkez Bankası (AMB) elinden geleni yapmaktadır. Ancak tüm Avrupa’nın siyasi ve ekonomik yapısını değiştirecek yapısal reformlar hayata geçirilmeden krizin etkilerinin yok edilemeyeceği çok iyi bilinmektedir.

Aşırı borçlu devletler sosyal harcamaları kısmak zorunda

Çözülmesi gereken konulardan birisi de aşırı borçlanmış olan devletlerin, harcamalarını nasıl azaltabilecekleri ve/veya gelirlerini nasıl çoğaltabilecekleridir. Harcama kısma programları konuşulurken ilk akla gelen başlık, giderlerin çoğunluğunu oluşturan sosyal harcamalardır.

Özellikle işsiz olan gençler, kendileri hiç bir gelecek planı yapamazken yaşlıların ve dışarıdan gelip sistemin açıklarından yararlanarak geçinenlerin neden kamu kaynaklarından pay aldıklarını sorgulamaktadır. Yanı sıra yaygın işsizlik ortamında sınırlı sayıdaki iş olanakları, doğal olarak daha iyi eğitim almış gençlere tanınmaktadır. Dedesi veya babası Ortadoğu’dan gelmiş olan ve en fazla lise eğitimi alan kenar mahalledeki kendi gettosunda yaşayan genç iş bulmakta zorlanmaktadır. Nitelikli, kalıcı, geliri yüksek iş ise çoğunlukla onun için hayaldir.

Avrupa artık eski Avrupa değil. Zenginliği azaldı. Dünyayı sömürerek eriştiği zenginlik sınırlandı. Refah paylaşım modeli eskidi. Yenisini de yerine koyabilmek için can acıtıcı ekonomik ve siyasi değişimler yapmak lazım.

Söylemeye dilim varmıyor ama böylesine kapsamı reformlar, seçimlerde alınacak sonuçlarla yapılabilecek işler değil. Halka, seçmene acı ilacı içirmek için önce acıya razı etmek lazım.

Şimdi bu süreci yaşıyoruz. Sonrası yakında gelecek.

Ama sadece Avrupa’da değil. Oradaki değişimlerin tüm komşuları gibi AB aday üyesi olan Türkiye’yi de etkilemesi kaçınılmaz.

Peki biz hazırlıklı mıyız?


Ne gezer? Bazı beyinsizler, “6 yaşındaki çocukla evlenebileceğini” konuşuyorlar. Aynen İstanbul fethedilirken Bizanslıların meleklerin cinsiyetini tartıştıkları gibi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme