Eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2018

KÖİ projelerinin bütçeye yükü belli olmuş


Bugün yine Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) projelerinden bahsedeceğim.

Hatırlayacağınız gibi; KÖİ projelerinin adı değiştirilerek karşımıza çıktı. Bilinen YİD projelerinden tek farkı, bu projeler için alınan dış borçlara Hazine’ce borç üstlenim garantisi verilmesiydi.

Bilindiği gibi projelerin tanıtımı yapılırken bütçeye yük olmayacakları tezi üzerinden kamuoyuna tanıtıldı. Konuyu ilk ele alanlardan birisi olarak bu yaklaşıma itiraz ettim. Bütçeye yüklerinin mutlak olduğunu söyledim.

İtiraz ederken Hazine’nin klasik dış borç garantilerinden ve Yap-İşlet-Devret (YİD) projelerinden üstlendiği ödemeleri örnek verdim. Ve ekonomi büyürken, bütçe ve diğer kamu gelirlerinin arttığı dönemlerde sorun olmayan garantilerin, kriz dönemlerinde bütçeye ekstra yük olarak karşımıza çıktığını ısrarla vurguladım.

Çoğu 2013 yılında başlayan KÖİ projelerinin inşaatları hızla bitiyor. Dolayısıyla inşaatlar bittikçe, çok iyi hesaplanmadan verilen kredi, yolcu, hasta, geçiş garantilerinin bütçeye yükleri de gelmeye başladı.

Bütçe konusundaki uzmanlığı çok iyi bilinen ve TÜSİAD-EAF için Merkezi Yönetim Bütçe İzleme çalışmasını da yürüten dostum Ferhat Emil üşenmemiş aşağıdaki tabloyu hazırlamış.

Aslında tablo kendisini anlatıyor. Ama biraz bilgi vermekten bir zarar çıkmaz.


11 Haziran 2017

İngiltere seçimleri ve biz

1996 yılı sonunda, Tony Blair’in ilk seçim zaferini kazandığı günlerden önce Londra’daki görevime yeni başlamıştım. Seçim çalışmalarını elimden geldiğince izliyor, sistemi anlamaya ve değerlendirmeye çalışıyordum.
İlk olarak İngiliz İşçi Partisi’nin klasik sol söylemden uzaklaşan, neoliberal “Üçüncü Yol” yaklaşımı dikkatimi çekmişti. Kısaca “ne sağcı ne solcuyuz, orta yolcuyuz” deyişiyle özetlenebilecek bu politika, Ms. Teacher sonrasının Muhafazakâr Britanya’sında ses getirmeye başlamıştı.
T. Blair hatırı sayılır bir zaferle iktidara geldi. Ardından 2003 Irak işgaline kadar, kendince başarılı, bir iktidar süreci yaşadı. Ancak Körfez Krizi sırasında kimyasal silah kullanıldığı yalanı dahil birçok ABD politikasına destek verdiği için, kredisini kaybetmeye başladı.
Britanya’nın zarar gördüğünü değerlendiren İşçi Partisi, Başbakanı istifa ettirdi. Yerine Hazine Bakanı Gordon Brown’ı getirdi. İngilizlerin dediği gibi, yılan bir taşın arkasında derisini değiştirdi. Hepimiz onu başka, yeni bir yılan sandık. Önemli olan, bir ülkenin uzun vadeli çıkarları söz konusu olunca, devletin aldığı tavırdı. Kişiler hiçbir zaman ülkenin çıkarlarının önüne geçemiyordu.
Aradan yıllar geçti geçen hafta yapılan erken seçimde, İşçi Partisi Jeremy Corbyn önderliğinde, yeni bir zafere imza attı. Tek başına iktidar olamasa da oy oranını önemli oranda yükseltti. Büyük ilgiyle karşılanan bu gelişmenin en dikkat çekici yanı, partinin klasik sol çizgisine geri dönüşü içeren seçim manifestosuydu.
Refah devletine geri dönüşü önceleyen, kamulaştırma, vergi politikasında köklü değişiklik, vb. politika seçenekleri özellikle Avrupa’da ilgi gördü. Yoğun tartışmalar başladı. “Acaba liberal politikaları benimseyerek politika yapan Avrupalı sosyal demokratlar da İngiliz İşçi Partisi’ni örnek almalı mı?” sorusu her yerde günün konusu oldu.
Olayın etkisi doğal olarak bize kadar geldi.

11 Temmuz 2016

Babasına bile güvenmeyen millet olmuşuz


Tatilde sosyal medyada gezinirken https://whatsupturkey.com/ adresli sitede, Türkiye’yi de içeren bir OECD çalışmasına rastladım.

2008 yılında OECD üyesi ülkelerde, insanlara bir birlerine olan güveni hakkımda çeşitli sorular sorulmuş. Karşılıklı güvenin oranı araştırılmış. En yüksek oran Danimarka, Norveç, Finlandiya, İsveç gibi kuzey ülkelerinde çıkmış. Danimarka’da yaşayan insanların yüzde 89’u diğer Danimarkalılara güvendiğini belirtmiş.

Aşağıdaki grafikte ülkelerin güven katsayısı, büyükten küçüğe sırlanmış şekilde yer alıyor.

Benim güzel ülkem sondan ikinci. Türkiye’de yaşayanların sadece yüzde 24’ü karşısındakine yüksek seviyede güven duyuyor. Kalan nüfus, diğer vatandaşlara yüksek oranda güvenmiyor.

Konunun uzmanı olan sosyologlar ve eğitimciler derin tahliller yapabilirler. Ben tecrübeyle edindiğim gözlemlere dayanarak, yerlerde sürünen oranla ilgili bazı şeyler yazmaya çalışacağım.

18 Ekim 2015

Yeni büyüme modeli derken

Ekonomiyi harekete geçiren, büyüten tüketim ve yatırım harcamalarıdır. Konuyu basit formülle açıklayalım: Para + Kredi = Toplam harcama (tüketim + yatırım).

Büyümek için devletin, şirketlerin ve hane halklarının tüketmesi ve yatırım yapması lazım. Ancak bu harcamalar devletin, şirketin ve ailenin kendi nakdiyle veya geliriyle yapılırsa başka, borç alınarak yapılırsa başka sonuçlar ortaya çıkar.

Harcamalarda çoğunlukla nakit kullanılması durumunda, ekonominin hızla büyümesi için reel gelirlerin de hızla artması gerekir. Reel gelir, enflasyondan arındırılmış gelirdir. Örneğin bir yılda enflasyon yüzde 10 artarken gelir yüzde 5 artıyorsa reel gelir azalıyor demektir. Diğer bir yaklaşımla, reel gelir; aynı parayla daha az mal ve hizmet satın alınabilmesini ifade eder. Ekonominin büyümesi için tam tersi, gelirlerin enflasyondan daha çok artması hedeflenir.

Ancak, özellikle 1990 yıllardan sonra, dünyada şirket hisselerinin artan oranda borsalara kote edilmesi, uluslararası rekabetin aşırı artması, teknoloji yoğun üretimin yaygınlaşması ve ucuz emeğin bollaşması sonucunda şirketler ücretleri gerektiğinden daha az artırdılar.

11 Aralık 2014

Din hizmetlerine önem veren devlet

Dün liderlerin TBMM’deki bütçe konuşmalarını elimden geldiğince dikkatle dinlemeye çalıştım. Klasik karşılıklı suçlamalar, iddialara cevap verme adına aile bilgilerinin ortaya yayılması, seçmene bol mesaj çabaları dışında fazla bir şey bulamadım.

Halbuki bütçeler hükümetlerin en önemli siyasi belgeleridir. Gerçek çağdaş demokrasilerde yasama organı yürütmenin yani hükümetin bir sonraki yıl neler yapmayı amaçladığını bu dokümanlara bakarak karar verir.

Tercümanlara ihtiyaç var

15 Eylül 2014

Daha çok imam yetiştiren eğitim sistemi sonun başlangıcıdır

Bilinen bir fıkradır.

Bir avukat arkadaşına, “Bir daha dünyaya gelirsem imam olmak isterim” demiş. “Neden?” diye soran arkadaşına “Kanunları, mevzuatı hiç değişmiyor. Bir kere öğreniyorsun, ömür boyu kullanıyorsun.” diye cevap vermiş.

Bugün okullar açıldı. Milyonlarca çocuk ve gencimiz eğitim yuvalarına akın ettiler. Haberleri izlerken nedense bu fıkra aklıma geldi. İnsanların çocuklarını okutabilmek için çektikleri sıkıntıları izlemeye çalıştım.

Önce TEOG felaketi yaşandı. Yerleştirme, kayıt derken en son çocukların eğitim harcamaları velileri oldukça yordu. Bir annenin kameralara söyledikleri dikkatimi çekti. 100 liralık alış veriş için kredi kartını kullanmıştı. Umarım eşi memurdur, maaşını bugün alacaktır ve aile bütçesine büyük yük olmayacaktır.

Peki bunca derde katlanmanın amacı ne?