25 Şubat 2016

Dünya finans sistemi yeniden şekillenirken

Dünya 2008 yılında yaşanan derin ekonomik krizden çıkmaya, bir yenisinin içine girmemeye çalışıyor. Ne yazık ki bugüne kadar başarı sağlanamadı. Büyüme patinaj yapmaya devam ediyor. En son OECD büyüme tahminini aşağı doğru revize etti, yüzde 3’e çekti.

Yeni durgunluk olasılığı konuşulup, yazılmaya başlandı bile. Soruna daha önce değinmiştim: Talep yaratılamıyor.

Maliye politikaları, aşırı kamu borç yükü nedeniyle birçok ülkede çalışmıyor.
Yük para politikasının sırtına yüklendi. Önce sıfır faizle başlandı, yetmedi parasal genişlemeler geldi. Dünya, bol para ortamında çılgınca borçlanmaya devam etti. Stoka, 2007 yılından bu yana 60 trilyon dolar yeni borç eklendi. Böylelikle toplam borç yükü 200 trilyon doları, dünya milli gelirinin üç katını geçti.

Şimdi sıra negatif faizlerde. FED dışındaki büyük merkez bankaları kendisine para getiren bankalara ceza kesiyorlar. Ancak bu aracın da etkin çalışıp çalışmayacağı konusunda ciddi şüpheler var.

Şüpheciler haklı olabilirler mi?

Bildiğiniz gibi, iyi çalışan finansal sektör yoksa para politikası etkin ve verimli çalışmaz. Örneğin MB faiz düşürünce, bankalara ucuz para vereceği anlaşılır. Bankalar da şirketlere ve hanehalkının daha ucuz kredi vermeye başlarlar. Böylelikle ekonomiye canlılık geleceği düşünülür. Ama bankalarda sıkıntı varsa, aynen bugün olduğu gibi, para krediye değil merkez bankalarına gider.

Burada kritik bir soru soralım. Neden Japon ve Avrupa Merkez Bankası ile birkaç diğer para otoritesi negatif faiz uygularken, ABD Merkez Bankası FED tam tersine faiz yükseltme kararı alıyor.

Kısa cevap, finansal sektörlerin yapıları farklı.

Önce bir veri paylaşayım. AB ve ABD banka varlıklarının toplamı, dünya toplamının yarısına karşılık geliyor. İki piyasadaki borç enstrümanlarının toplamı da dünyanın yüzde 60’ını geçiyor. Dolar ve Euro’nun rezerv para olmalarının nedeni burada yatıyor.

Ancak iki yapı arasında önemli bir fark var. Amerikan sistemi sermaye piyasaları ağırlıklı iken Japon ve Avrupa sitemlerine bankalar egemendir.

Yani, Amerika’da şirket finansmanında sermeye piyasalarına giderek finansman bulmak mümkünken, Avrupa’da krediler büyük çoğunlukla bankalardan alınıyor.
Dolayısıyla 2008 Krizinin yarattığı sorunlu alanlar da farklılaşıyor.

Atlantik Okyanusu’nun doğu yakasında banka ağırlıklı sorunlar yaşanıyor. İngiliz The Telegraph gazetesine göre Avrupa bankaları 1 trilyon dolarlık tahsili gecikmiş alacak olduğunu kabullenmişler. Buna karşılık stratejik karar alıcılar (!) yeni sermaye ihtiyacına, kaynak bulamıyorlar.

Okyanusun doğu yakasında ise bankaların durumu faklı. 1,6 triyon dolarlık fazla rezervlerini FED’e yatırıyorlar. FED de onlara yılda 10-15 milyar dolar civarında faiz ödüyor. Bir anlamda sermayelerine katkı sağlıyor.

Ancak, bankalar yerine ağırlıklı olarak özel tahvil piyasası ve/veya borsalar, özel hisse fonları gibi kaynaklardan borçlanan şirketlerin hiç derdi yok demek yanlış. Örneğin Amerikan ve Kanadalı enerji şirketlerinin batık tahvillerinin 1-1,2 triyon dolara ulaştığı yazılıyor.

Bütün bu gelişmeler yaşanırken, çözüm için konuşulan başlılardan birisi ABD ve AB arasında yürütülen serbest ticaret bölgesi anlaşması (TTIP) müzakereleri. Finansal sektörün, anlaşmanın bir parçası olup olamayacağı henüz kesinleşmiş değil. Her iki taraftaki düzenleyici, denetleyici otoritelerin ve ABD Kongresi’nin, başta ortak kural uygulamaları olmak üzere bazı endişeleri var. Sektör ise anlaşmadan yana.


Ama nereden bakarsanız bakın. Çok uzun olmayan bir zaman diliminin ardından dünya finansal piyasaları yeni kurallara göre çalışmaya başlayacak. Dışarıdan borç alarak büyüyen ülkemizde “Bizim yetkililerimiz ne yapıyor?” derseniz, benim cevabım yok. Umarım Türkiye finans piyasalarının gelecekteki yapısı için senaryolar üzerinde çalışıyorlardır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme