23 Haziran 2016

Yeni dünya düzeninde Türkiye nerede olacak?

İngiltere’de referandum olduğu bir günde, sonuçlar belli olmadan böyle bir yazı yazmak iddialı bir iş.

Ama genel bir doğru var. 2008 Küresel Krizinin ardından dünya eski dünya olmayacak. II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan, 1990’larda Sovyetlerin dağılmasının ardından oldukça değişen siyasi ve ekonomik düzen yenileniyor.

Ekonomide dünya büyüme sorunuyla boğuşuyor. Sadece gelişen piyasalar değil, sanayileşmiş ekonomiler de aynı dertten mustarip. Finansal sistemden tutun da reel ekonomik sıkıntılara kalıcı çare bulunamıyor.

En büyük sorun yeteri kadar talep yaratamamak. Çünkü 1990’ların başında fabrikalarını ucuz emek cennetlerine taşıyan sanayileşmiş ülkelerde, insanların bir kısmı işsiz parası yok, işi olanın da uluslararası rekabet adına ücreti düşük. Yanı sıra devletlerin,  şirketlerin ve hanehalklarının borcu çok. Harcamaları büyütemiyorlar. Sonuç olarak, dünyada gelir dağılımı öylesine bozuldu ki IMF yetkilileri bile konu hakkında konuşmaya başladı.

Öte yandan harcama artsa, tüketim ivme kazansa, bu sefer de bir çok ülke Çin’den, Bangladeş’ten ithalat yapıyor, cari açık veriyor.

Çözüm adına önce negatif faiz denediler. Finansal sektörün batışını engellediler. Ama o bile çare harcamaya olamayınca, zenginler yeni arayışlara başladı.

Artık 1990 sonrasında başlayan finansallaşma, (döviz ticareti ve kredi verme) yoluyla para kazanma döneminin devamı sorgulanıyor. Tarihte kapitalizm denince sanayileşme akla gelirdi. Gelişmiş ekonomilerde, geriye dönüş eğilimleri gözleniyor, fabrikaları geri getirelim düşüncesi yaygınlaşıyor.

Ancak, sosyal hakların etkisi sonucu artan işgücü maliyetlerinin, üretilen malı ihraç edebilmek için bir engel olabileceğinden endişe ediliyor. Çünkü küreselleşen dünyada rekabet çok fazla. Burada iki seçenekle karşı karşıyalar: Ya sosyal devletten vaz geçecekler ya da teknoloji yoğun yatırımlara yönelecekler.

Bana göre Davos’ta tartışılan “Sanayi Devrimi 4.0” başlığının arkasında bu yatıyor. Almanların öncülüğünü yaptığı yeni akım, başta Avrupa olmak üzere sanayileşmiş ülkelerde taraftar toplamaya devam ediyor. Amaç daha az işgücü, daha çok teknoloji, daha çok verimlilik vb. Ama bir sıkıntı var. Bunun sonu da işsizlik. 

Üretim artarken, bir ekonomi için asıl olan temel soruna çözüm bulunamamış oluyor.
Burada dünya ticaretinde rekabeti yeniden tanımlamak adına değişik bir seçenek akla geliyor: Serbest ticaret bölgeleri.

Yeni bir dünya düzeni kuruluyor. Pasifik Okyanusu tarafında, ABD’nin öncülüğünü yaptığı TPP (Trans Pasific Partnership) anlaşma imzalandı. Önemli bir anlaşma. Finansal hizmetlerden, anlaşmazlıkların halline kadar birçok değişiklik getiriyor. Siyasi olarak en önemli tarafı ise, Çin ve Hindistan anlaşmaya taraf değiller.

Atlantik tarafında da AB ile benzeri bir anlaşmanın, TTIP (Transatlantic Trade and Investment Partnership), imzalanması için müzakereler sürüyor. Olursa Obama, görev süresini bitirmeden buna da imzalamak istiyor. Ancak zor gibi. Dahası bu anlaşmada da Rusya yok.

Anlaşma fikrini destekleyenlere göre, serbest ticaret anlaşmaları ile mal ve hizmetlerin taraf ülkeler arasındaki hareketi kolaylaşacak. Buna karşılık üye olmayanların bu bölgelere mal satması daha zorlaşacak ve maliyetli olacak. Böylelikle rekabetin kısmen önüne geçilmiş olacak. Üretim ve istihdam artabilecek.

Eğer bu yetmezse, ekonomistlerin başka bir fikri daha var: Helikopterden para atmak. Aslında merkez bankalarının bütçelere karşılıksız para vermesini, hazinelerin bedava borçlanmasına yardımcı olmasını öneriyorlar. Devletler de bu parayı sosyal transferler aracılığıyla dar ve sabit gelirlilere dağıtıp tüketimi tetiklemeyi arzu ediyorlar. Uygulanabilirliğini tartışmak lazım.

Bunlar olasılıklar. Hayata geçtiğinde dünyada Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin gibi gelişmekte olan ülkelerin içine almayan dev bir ticaret bloğu oluşacak.

Peki, bu resimde Türkiye nerede?

Şimdilik Atlantik tarafında, AB’nin kapısında bekliyor. Bu arada, İngiltere’deki AB Referandumunda, en az 30 yılda üye olamayacağı konusunda halka söz veriliyor. Bizim siyasetçilerimiz de “Müslüman olduğumuz için bizi almazlar” demeye başladılar.

O zaman asırlardır uğraş verdiğimiz batı medeniyetine ulaşma mücadelesine son mu veriyoruz? Yoksa yeni şartları iyice anlamaya çalışıp, ülkemizin çıkarlarını en iyi temsil edecek yeni bir statü mü oluşturacağız? Yüzbinlerce Ortadoğulu,  K. Afrikalı canını riske atıp Ortadoğu’dan kaçarken, biz “Müslümanız en iyisi bir Ortadoğu birliği kuralım oraya üye olalım” mı diyeceğiz? Böyle olursa, en çok ihracatı AB’ye yaptığımıza göre sanayimiz, ekonomimiz ne olacak? Yoksa Türkiye’nin aksı değişiyor mu?

Soruların sonu yok. Ama siyasetçi, akademisyen kısacası birileri artık, günlük boş muhabbetleri bırakıp yarınımız, çocuklarımızı, torunlarımızı ilgilendiren işlerle de ilgilenmeye başlamazsa işimiz zor.


Uykudan uyandığımızda kendimizi, cami avlusuna bırakılmış annesi babası belli olmayan terkedilmiş bir öksüz gibi bulacağız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme