21 Ocak 2014

Popülizm küresel kriz sonrasının yaygınlaşan siyasi sorunu oldu

Son küresel kriz fakirleşmeyi biraz daha artırdı. Örneğin Amerika’da nüfusun yüzde biri toplam milli gelirin önemli bir bölümünü elde etmeye başladı. Buna karşılık dar ve sabit gelire sahip kesimler her geçen gün daha fazla fakirleşmeye başladılar.

Sorun Avrupa’da da aynı. Yalnız biraz daha yumuşak bir gelişme söz konusu. Atlantik’in bu tarafında sosyal devlet anlayışı daha yaygın olduğundan, fakirleşmedeki artış çok aşırı değil. Ama işsizlikteki önlenmeyen yükseliş, başta İspanya olmak üzere güney Avrupa’yı yakıp kavuruyor.


Böylesi sorunlar seçim yapılan ülkelerdeki siyasetçileri, kısa vadede çözümü zor olan yoksullukla topyekûn mücadele yerine popülizme yöneltti. Önce her zamanki gibi, muhalefet partileri başladı. Halka bol keseden (bütçeden) para dağıtmanın söylemler geliştirdiler. Sadece ekonomik söylemlerde değil siyasi tercihlerinde de gittikçe aşırıya kaçan politika tercihleri demeti ortaya kondu.

Gelecekten umudu azalan gençler bu söylemlere daha fazla destek vermeye başladılar. Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinde aşırı sağcı partilere destekler arttı. Milliyetçi ve ırkçı söylemler eskisine oranla daha fazla destek bulur oldu.

Gelişmelerden rahatsız olan, çoğu iktidarda olan, merkez partileri de paniklemeye ve hızla artan sorunlara çözüm bulamayınca onlarda popülist söylemleri arttırdılar.

Ama işin ucu eninde sonunda bütçeye dayanıyor. Daha fazla harcama demek daha fazla vergi toplamak ve/veya daha fazla açık anlamına geliyor. Oysa krizden yeni çıkan dünya ekonomilerinde bütçeler zaten zorda. Kısa ve uzun vadeli açıklar, aşırı borçlanma baskıları, kamu borç otoritelerini çoktandır uykusuz bırakıyor.

Bunlara bir de yeni popülist söylemleri eklenmesi işleri daha da zorlaştırıyor.

İşin en ilginç taraflarından birisi de, önceleri sol partilerin geliştirdiği söylemleri son yıllarda sağ partilerin de sıklıkla  kullanmaya başlamaları. Ama bir farkla. Sol daha çok vergi toplayıp popülizm yapmayı tercih ederken, sağ partiler bütçe açıklarına öncelik veriyorlar.

Küreselleşmenin etkisiyle artık bu fark ta ortana kalkmaya başladı. Avrupa Birliği’nde vergi farklılıkları törpüleniyor. Çünkü sermaye yeni dünya düzeninde en az bulanabilen üretim faktörü. Bu ayrıcalığından sonuna kadar yararlanıyor ve ülkeden ülkeye serbestçe dolaşabiliyor. Dolayısıyla vergiler artınca alıp başını daha uygun şartların bulunduğu ülkeye kaçıyor.

Bu durum üretimdeki azalmaların yanı sıra vergi gelirlerini de azaltıyor. Dolayısıyla sağcı veya solcu olsun popülist hükümetler daha fazla borçlanmak zorunda kalıyorlar. Hem de içeride yeteri kadar tasarruf olmadığı için dışarıdan ithal edilen tasarruflara muhtaç kalarak.

Dünyadaki gelişmeler çok doğal olarak Türkiye’yi de etkiliyor. Yaklaşan seçimlerde iktidarından en küçük muhalefet partisine kadar hepsi devlete yeni yükümlülükler yaratma yarışındanlar. Kimi kamu alacak affını gündeme getiriyor, ötekiler hiç eleştirmeden destekliyor. Yenilme duygusunun üstesinden gelmek ve rekabette geride kalmamak için öteki partiler de daha bonkör teklifler hazırlıyorlar.

Böylesi bir yarışın sonucunda seçmenler oy karşılığı popülist rüşvet istemeyi doğal bir davranış biçimi sayıyorlar. Siyasetçinin verdiği her şeyin bedelinin cebinden çıkıp çıkmadığını sorgulamıyorlar. Sonuç, “çalıyor ama çalışıyor” anlayışına kadar gidiyor.


Çok seçim çok popülizm anlamına geliyor. Siyaset, bir anlamda, ülke menfaati için çalışmaktan çıkıyor, yakınlarına kamu kaynağını dağıtmaya dönüşüyor. Yapısal kamu açıkları ve artan borçlanma ülkenin kaderi oluyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme