4 Temmuz 2015

Dünya iktisadi nizamatı Yunanistan ve Türkiye

Aslında hikâyenin bu bölümü 1980’li yılların sonlarında başlıyor.

Dünya tek kutuplu hale dönüşüyor, Sovyetler Birliği yıkılıyor, sosyalizmin çöktüğü ileri sürülüyor. Kapitalizm, Çin dâhil birçok ülkede zaferini ilan ediyor. Ardından çokuluslu şirketler hızla dünyaya yayılmaya başlıyorlar. Fabrikalarını ucuz emek cennetlerine taşıyorlar, maliyetler düşüyor, karlar artıyor.

Sermayedarlar, artan gelirlerini yeni sabit yatırımlar yerine, borsalara ve diğer kısa vadeli piyasalara yatırılıyor. Parayla para kazanma hızlanıyor.

Buna karşılık, emeğiyle geçinenlere Çin’le, Bangladeş’le, Vietnam’la rekabet edebilmek için düşük ücreti kabullenmek veya işsiz kalmak arasında seçim yapmaları öneriliyor.


Öneriliyor ancak, düşük gelir bir yandan daha az harcama ile tüketimi ve ekonomik büyümeyi vururken diğer yandan tasarrufların azalmasına dolayısıyla cari açığın büyümesine yol açıyor. Sonuç olarak önce ülkeler, ardından şirketler ve hanehalkları borçlanmaya yönlendiriliyorlar. Gelirleri yetmeyince kredi ile ev, araba, gıda harcaması yapmaya başlayan insanlar her geçen yıl daha çok borç batağına batıyorlar.

Böylelikle gelir dağılımı uçurumu daha da bozuluyor. Fark açılıyor.

Bu arada, önce uluslararası dev bankaların ve finans şirketlerinin tabi olduğu kurallar gevşetiliyor. Teorik olarak bir birim sermaye ile en fazla on kat kadar risk almaları gerekirken, bu oranın 20’li 30’lu rakamlar çıkmasına göz yumuluyor. Örneğin 90 milyar Euro sermayesi olan bir Avrupalı finans devi 2,1 trilyon Euro büyüklüğünde aktif oluşturabiliyor.

Bankalar daha fazla gelişmekte olan ülke riski taşımaya, oralarda borç vermeye, yüksek getirili türev işlemler yapmaya başlıyorlar.

Merkez Bankaları, bu tür gelişmelere engel olmak yerine, faiz düşürerek yardımcı oluyorlar. Düşük faizler önce dev bankaları sonrada onlardan ucuz kredi alanları mutlu ediyor.

Veya borç alanlar mutlu olduklarını sanıyorlar.

Alınan borçların geri ödeneceğini kimse düşünmüyor. Gelişmekte olan ekonomilerde karar alıcılar buna dur diyecek önlemleri ve söylemleri hiç gündeme getirmiyorlar. Popülizm önceki yıllarda sadece sol siyasetin vaz geçilmez aracı iken artık sağ siyasetçiler de bu siyasi yanlışın içine düşüyorlar. Böylelikle inanılmaz bir körlük, vizyon daralması ve kısa vadecilik ortaya çıkıyor. Öyle ki, seçmende kendisini uyanık/kurnaz sayarak “kim daha fazla verirse oyum ona” yaklaşımı sergiliyor. 

Politikacılar da bu talebe cevap veriyor, tüketici kredisi ile gıda alış verişi yapan seçmene “yapay yeryüzü cenneti” vaat ediyor. 

Gerçekleri söylemiyorlar. Ancak, geri ödeme günü gelince de, bankacılara “Baştan niye verdiniz? Sizin malınızı ithal edelim tüketelim diye vermediniz mi? Bizi sömürmediniz mi?” demeye başlıyorlar.

Bunlar doğru. Borçlar bu amaçla verildi. Ancak alırken ses çıkarmayanlar, halka “el atına binip çalım satmayın” demeyenler, son anda ortaya çıkıp “halk dalkavukluğu” yapıyorlar.

İşte ben buna karşıyım. Yurtsever demokrat bir siyasetçinin, siyasi olarak kendisine yaramasa bile, topluma doğruları söylemek gibi bir görevi olmalı.

Sakın yanlış anlamayın. Yunan halkının verdiği mücadeleyi desteklemeyen, onların daha da fakirleşmesini engellemeyen yanlış yapar. Ayrıca unutmayın “üç vakte kadar (!)” benzeri sorunları Türkiye’de de yaşayacağız. “Biz Türk’üz bize bir şey olamaz” diyenlere kanmayın. Aşırı borçlarınızı azaltmaya, tüketiminizi düşürmeye bakın. Yoksa Behiç AK’ın aşağıdaki harika karikatüründe belirttiği gibi hakkımızı arayamaz duruma düşeriz.

Bir de, dünya iktisadi nizamatını yönetenlerin verdikleri paraları geri istemeyeceklerini düşünmeyin.  Belki bir kısmından vaz geçmeye hazır olabilirler.  Ama tümünü alamazlarsa ortalık karmakarışık olur, nizam bozulur. Beklenmeden, yenisi kurgulanmadan bozulan her düzenin ardı kaostur.


Böylesi bir ortamda aşırı borçluların tsunamide boğulması kaçınılmazdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme