31 Ekim 2014

Sanayinin finansmanı: İlişkiyle değil, bilgi ve teknolojiyle donanmış üretken projelerin seçilerek finanse edildiği bir finansman modeli önerisi

Bu yazı, 23-24 Ekim tarihlerinde toplanan,  21. Yüzyıl İçin Planlama Kurultayında yaptığım sunumun özetidir. Öncekilerden uzun bir yazı olduğu için sonuna kadar okuma sabrınıza baştan teşekkür etmem gerekir.

Çalışmada önce üretimin önemine değinilecektir. Ardından kredilendirme için gerekli altyapı eksikliklerinden bahsedilecektir. Sonra proje değerlendirme ve Türkiye Kalkınma Bankası’nın (TKB) yeniden yapılanması ve denetimi için basit bir model önerilecektir.

Önerilecek model düzenlenmiş ve denetimi yapılan kapitalist bir ekonominin varlığını varsayacaktır. Devlet piyasaya yön vermekte ama asla kriz olmadıkça müdahale etmemektedir. Aksi halde ayakları havada kalacağı kesin olan modelin, başka ekonomik sistemlerde değişik versiyonlarının önerilebileceğini baştan belirtmekte yarar olacaktır.

Yanı sıra bu çalışmanın yazıldığı sırada TBMM’ye sunulan torba yasada yer alan TKB’ye yönelik değişiklikler konusu detayıyla ele alınmamıştır.

A-   Önce üretim


Ekonominin en basit hedefi, kıt kaynakları en verimli ve etkin bir biçimde kullanarak, insanlara olabildiğince bol tüketebilecekleri kadar mal ve hizmet üretmektir. Üretmeyen ekonomi, en temel insan ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorlanır. Dahası, insanlar iş bulamaz. İş bulamayan aş da bulamaz. Yaşamanı idame ettirmekte zorlanır. Dolayısıyla ekonominin özü üretim demektir.
Üretim ise asıl olarak sanayidir. Sanayi diğer sektörlerden farklı olarak kalıcı istihdam yaratır. Dahası talebi karşılar ve enflasyonla mücadelede kalıcı başarı sağlar. Bilindiği gibi, para ve maliye politikaları ne kadar başarılı olurlarsa olsun sonunda talebi kontrol etmek üzerine kurulu seçeneklerle enflasyonu yenmeye veya dizginlemeye çalışırlar. Oysa üretim yeterliyse ve piyasada oluşan talebi karşılayabiliyorsa, enflasyonun önüne geçebilmek çok kolaydır.

Yanı sıra üretim, özellikle ithal ikameci üretim, cari açıkla mücadelenin temel taşıdır. Ancak burada stratejik bir seçim yapılması zorunludur. İhracatı teşvik ile üretimi teşvikin bir birine karıştırılmaması gerekir. Diğer bir deyimle her ihraç edilen, dışarıya satılan malın üretimini teşvik ile ithal edilmek zorunda olunan malın içeride üretimi arasında çok ama çok dikkatli bir seçim yapılmalıdır. Örneğin en büyük ithal kalemi olan petrol ve doğal gazı içeride üretemeyeceğimizi biliyoruz. Ama enerji hammaddesi ithalatını azaltmayı esas olan teşvik sistemini mi yoksa petrol satın alabilmek için dışarıya tekstil satıp dolar getirelim onunla petrol alalım mı diye düşüneceğiz. Veya içeride üretebileceğimizi düşündüğümüz, otomobil parçası, ithal edilen bazı makine ve ekipmanların üretimini ve dolayısıyla onların ithalatını azaltmayı mı öne çıkaracağız?

Aslına bakarsanız sorular çok. Birkaçını daha sıralayayım: Proje seçiminde kararı nasıl vereceğiz? Seçimi tamamen siyasi mekanizmalarda mı yoksa özel sektör işbirliğiyle mi yapacağız.? Devreye, TOBB, TÜSİAD, TZOB, TESK gibi kuruluşlar da girecek mi? Ne kadar yetkileri olacak? Yani Ekonomik Sosyal Konsey (ESK) etkin olarak çalışacak mı?

Bunlar ve benzeri soruları çoğaltmak mümkün. Uzatmak yerine elimden geldiğince bunlara cevap vermeye çalışayım. Her zamanki gibi önceliği yapısal sorunlara vereyim. Çünkü onlar çözülmeden yapılacak her türlü değişiklik sonunda havada kalacak ve yeteri kadar etkin ve verimli olamayacaktır.

B-   Sağlıklı kredilendirme için gerekli altyapı

Bilinenin tekrarı olacak ama söylemeden geçmeyeyim: Kredilendirme bankaların yeterli kaynak bulmasına bağlıdır. Bizim gibi gelişmekte olan ekonomilerin en belirgin ekonomik sorunu tasarruf yetersizliğidir. Oysa başarılı bir sanayi finansman modelinin olmazsa olmazı uzun vadeli ve ucuz kaynaktır. Ama bunu bulmak, az gelişmiş ülkelerde çoğu zaman imkânsızdır. Çünkü az olan tasarrufların vadesi de çok kısadır. Bu bağlamda içerideki tasarruflar yetmeyince dışarıdan tasarruf ithal edilmek durumunda kalınmaktadır.

a-    Makroekonomik istikrar

İster içeriden olsun ister dışarıdan, uygun finansman bulmak için ilk şartı makroekonomik istikrardır. Uzun vadeli öngörülebilirlik artmadan uzun vadeli kredi bulmak zaten zordur. İstikrarın önemi fiyat, faiz ve kur tahminlerinin sağlıklı yapılmasına yardımcı olur. Bu üç ana makro değişken, kredi tahsisinde çok önemli bir etken olan nakit akım tahminlerinin sağlıklı yapılmasını sağlar. Sık değişen bu ve diğer makro değişkenler ipoteğe dayalı kredilendirmeyi öne çıkarmakta ve daha önemlisi vadeyi kısaltmaktadır. Nakit akımı tahminini sağlıklı yapamayan veya ipoteğin fiyat değişimi risklerini net hesaplayamayan banka kredinin vadesini uzatmakta zorlanacaktır. Çünkü banka için önemli olan verdiği krediyi zamanında tahsil edebilmektir.

b-    Kayıtdışılık

Tahsilat için sadece makro değişkenlerin öngörülebilirliği yetmez. Yanı sıra ekonomideki diğer yapısal sorun olan kayıt dışılık sorununun da ivedilikle bitirilmesi gerekmektedir. Eğer proje ve nakit akımına dayalı bir kredi değerlendirmesi istiyorsak ikinci önemli unsur şirketin tüm aktivitelerinin kayıt altında olması gereğidir. Banka bilançoya bakarak değerleme yapabilmeli, bilançodan yapacağı tahminlerle kredi yapılandırmalarına yardımcı olabilmelidir. Böylelikle ipotek/teminat ağırlıklı kredilendirme yerine bilanço bazlı değerlendirme yönetimlerine ağırlık verilebilecektir.

c-     Sıcak Parayla Mücadele

Böyle bir ara başlık atarak hangi alanda yüzdüğümün farkındayım. Ağustos sonu itibariyle portföy yatırımı ve mevduat olarak 225 milyar dolar (milli gelirin yüzde 28), buna kısa vadeli kredileri de eklerseniz 303 milyar dolar (milli gelirin yüzde 37) sıcak paranın bulunduğu bir ekonomide yaşadığımızın bilincindeyim.

Ancak sıcak para girişlerinin yönetilmesini esas alan bir sermaye hareketleri politikasına dönemezsek, diğer tüm önlemleri alsak bile sadece kur etkisiyle ithalatın cazibesini devam ettireceği kesindir.

Ama bu değişiklik 1989 yılında yapıldığı gibi bir gece yarısı alınabilecek bir karar değildir. Çok dikkatli bir alt yapı hazırlığı yapılmadan siyasi, ekonomik, yasal ve idari alt yapılar nakış işler gibi hazırlanmadan böylesi bir değişikliğe gitmek ekonomik felakete yol açar. Özellikle işi bilmeyen uzmanların eline kalabilecek bir değişim ekonominin çökmesine neden olabilir.

d-    Sanayi envanteri

Sanayi envanteri olmadan, hangi sektörde ne üretebildiğimiz belirlenmeden, talep eden herkese teşvik verilmesinin hiçbir işe yaramadığını uzun yıllara dayalı tecrübelerle biliyoruz. Bununla beraber, envanterin çıkarılması, başta üniversiteler olmak üzere ilgilerle paylaşılması ve bilgiye dayalı yeni bir üretim ve sanayileşme stratejisinin geliştirilmesi durumunda hem bürokrasinin hem de siyasetçinin ihtiyari davranışları sınırlanacaktır. Böylesi bir gelişmenin ne kadar isteneceğini takdirlerinize sunuyorum.

e-     Vergi ve teşvik reformu

Yukarıda özetlenmeye çalışılanlardan sonra devletin ilk yapması gerekenlerden birisi vergi ve teşvik sistemini reformunu hızla tamamlamaktır.

Vergi reformu, yukarıda değindiğim kayıtdışılık merkezli olmalıdır.  Yanı sıra bazı muafiyet ve istisnaların sanayi lehine gözden geçirilmesi gerekir. Ayrıca lüks konut, AVM gibi ölü alanlardan ithal ikameci üretim yapan sektörlere kaydırılması yararlı olacaktır. Bir de konuyla doğrudan bağlantısı çok olmamakla beraber vergi denetiminde tarafsızlık ve şeffaflık firmaların ticari gelecekleri açısından önem taşımaktadır. 

Teşvik sistemi üretimi esas alan öncelikler içermelidir. Diğer bir deyimle sektörler belirlenirken hem iç pazara hem de ihracata yönelik üretimi içeren projeler seçilmeli. Daha önemlisi öncelikli sektörleri kamu / özel sektör işbirliğiyle belirlenmesi sağlanmalı. Bu kısmen piyasa güçlerinin harekete geçirilmesi, kısmen de politikacının kısa vadeli bakış açısının olabildiğince elİmine edilmesi için gereklidir. 

f-       Muhasebe standartlarının tavizsiz uygulanması

Kayıt dışılığın kaldırıldığı bir ekonomide bilançolar için en önemli sorun standartlar ve şeffaflıktır. Eğer uluslararası muhasebe standartlarında eksiksiz uygulamaya geçilirse, sadece içerideki finansal sistemden değil, dışarıdaki bankalardan da daha kolay kredi bulma olanağına kavuşma şansı ortaya çıkar. En azından, krediye ek garanti veren aradaki yerli banka devreden çıkar ve maliyetler düşer.

g-    Alacaklıyı öne çıkaran, hızlı çalışan hukuk sistemi

Eğer kapitalist ekonomik sistemi kabullenmişsek ve sistemi buna göre örgütleme niyetindeysek hukuku ve yargı sistemimizi yeniden ele almak durumundayız. İdari ve siyasi tarafları bir yana hayatın ekonomik ve ticari yanlarını ilgilendiren hukuksal sistemin dikkatle yapılanması gerekir. Sağlıklı kredilendirme sisteminin olmazsa olmazlarından birisi de hızlı ve adil işleyen bir hukuk sistemidir. Başta borçlar hukuku ve ticaret hukuku olmak üzere hukuk sisteminin çağdaş normlara uygun olması gerekir. Hukuk borçluyu değil alacaklıyı koruyacak önceliklere göre şekillenmek zorundadır.

Ancak bu yeterli olmaz. Yanı sıra banka kredilerin geri dönüşünde sorun olması durumunda sistemin olabildiğince hızlı çalışması gerekmektedir. Yavaş işleyen hukukun, doğru kararlar alsa da adil olup olmayacağı tartışmalıdır. Özellikle yüksek enflasyon dönemlerinde 100 liralık alacağını 5 yıl sonra tahsil edebilen bankanın enflasyondan kaybını düşünmek gerekir. Unutulmamalıdır ki, banka birine kredi verirken ötekinin mevduatını kullanmaktadır. Vadesinde tahsil edemediği, geciken krediler için ya öz kaynak kullanmakta ya da başka borç bularak mevduat sabinin parasını ödemekte ve sonuçta zarar etmektedir. Yani bankaların tasarruf sahibi ile krediye ihtiyacı olan arasında oynadığı aracılık pahalılaşmaktadır.

h-    İpoteğe değil nakit akımına dayalı kredi değerlendirme

Bu yapısal reformların sonucunda bankalar da kendi kredi verme alışkanlıklarını ve yapılarını değiştirmek zorundadır. Onlar da artık sadece teminat/ipotek isteyip kredi vermemelidirler. Bunun yerine bilanço okuyan, sektörü takip eden, firma hakkında şeffaf bilgiye ulaşabildiği için daha sağlıklı nakit akımı tahminleri yapabilen, kısacası teminat gösterilen arsayı değil projeyi değerlendiren bir örgütlenme biçimine geçmelidirler.

C-   Proje değerlendirme

Yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım yapısal reformlar zorunlu ama yeterli değildir. İşin bir de sağlıklı proje seçimi aşaması vardır.

a-    Siyasi müdahalenin minimize edilmesi

Özellikle kamu bankaları için siyasi müdahalelerden olabildiğinde soyutlanmış, objektif seçimler nasıl yapılacaktır? Bu sorunun cevabı önemlidir. Özel bankaları bu konudan muaf tutmadığımı belirtmek isterim. Çünkü sonunda batan bankanın maliyetinin çoğunu her zaman ve her yerde kamu ödemektedir. Vatandaştan alınan vergiler, sağlık ve eğitim harcaması yerine banka kurtarma operasyonlarında kullanılmaktadır. Dolayısıyla batan krediyi ha kamu bankası ha özel banka vermiş olsun fark etmez.

Burada kritik bir soruya doğru cevap vermek zorundayız: “Devletin görevleri arasında sanayi üretimini, ucuz kredi sağlamak veya onu da teşvik etmek olmalı mıdır?” Dünyada teşvik politikaları konusunda pek tereddüt yoktur. Sadece ne kadar geniş bir çerçevede olması gerektiği ve hangi araçlarla uygulanabileceği tartışmalıdır. Dünya Ticaret Örgütü ve benzeri uluslararası yapılanmalar, özellikle dış ticarete konu olan malların üretimine teşvik konusunda ortak kurallar getirme ve denetleme konusunda çalışmalarını geliştirmektedirler.

Özetlersek devlet düzenleyici ve denetleyici rolünü sonuna kadar uygulamalı ancak günlük, teknik işlere müdahaleci kesinlikle olmamalıdır. Çünkü sanayileşme uzun vadeli bakış açısı gerektiren partiler üstü bir konu olarak ele alınmalıdır.

b-    Siyasi dağıtım mekanizması mı sanayileşme politikası mı?

Siyaset ve siyasetçinin ekonominin günlük işleyişinden uzaklaştırılması arzusunun arkasında “kamu eliyle zengin yaratma anlayışını” sonlandırmak vardır. Aslında bu olgu tarihsel siyasi davranış kalıplarının yerleşmesiyle oluşmuştur. Ve toplumda genel kabul gören bir davranıştır. Dolayısıyla sadece “profesyonel siyasetçiler” değil, sıradan seçmenler de bu davranışı doğal karşılamaktadırlar. Ama kimse bu tür davranışların bir sonucunun “İlkeler yerine ilişkilerin”  dahası “Bilgi yerine ilişkinin” esas alındığı karar mekanizmalarını gündeme getirmektedir. Dolayısıyla proje seçimi söz konusu olunca bilgi ve ilkeler geri planda kalabilmektedir. Böyle seçilen projeler de istenen amaca hizmet etmemekte hem de kredilendirilmesinde büyük hatalar yapılmaktadır.

D-   Kalkınma Bankası’nda yeniden yapılanma

Bütün yukarıda söylenenler kalkınmanın finansmanına yeniden ve radikal bir bakış açısıyla yaklaşmanın gereğini ortaya çıkarmaktadır. Yeni modelde TKB’ye öncü bir rol verilmektedir. Bununla beraber TBMM’ye sunulan yasa taslağındaki yapılanma ile aşağıdaki önerinin uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. Sadece “zamanlaması manidardır.” Taslaktaki şahıslara kredi vermenin önünün açılması durumunda sanayinin finansmanı için başka bir finans kurumu aranmalıdır. Yoksa sektörün neredeyse yüzde 40’nı oluşturan kamu bankaları varken bir de TKB’nin tüketici kredisi vermesi bulunacak kaynağın seçmene hibe edilmesi anlamına gelebilir.

a-    Yönetim memur olmak zorunda olmamalı, performans esas alınmalı

Önce yönetimden başlayalım. Bugün için kamu kaynağını Anayasa gereği, memur eliyle yönetmek gerekmektedir. Öncelikle bu konuda bir karar verip, işi bilen, deneyimi olan memur olmayanların da yönetimde icracı görevlerde görev alabilmesinin önü açılmalıdır.

b-    YPK performans belirlemeli

Bankanın bağımsız yapılanmasının, siyasetten olabildiğince uzak kalmasının sistemi kurulmalıdır. Örneğin performans, şeffaflık ve hesap vermeyi esas alan yeni bir model oluşturulabilir. Bankanın vereceği krediler ve diğer performans kriterleri Hazine ve Kalkınma Bakanlığı tarafından yıllık Yatırım ve Finansman Kararlarına konur. Yüksek Planlama Kurulu bu performans kriterlerini onaylar. Ve Resmi Gazete ‘de yayımlanır. Böylelikle, hem kamuoyu hem de sektör ilgileri TKB’nin, o yıl hangi kredileri nasıl destekleyeceği konusunda fikir edinmiş olur.

Performans kriterleri belirlenirken Banka yönetimi ile bürokrasi ve siyasetçi ilke pazarlığı yaparlar. Bu çok doğaldır. Hükümet kendi önceliklerini yıllık kredi programına koydurtacaktır. Ama pazarlıklar şirket veya proje seçiminde değil, sektör, bölge gibi alanlarda olacaktır. Hatta burada teşvik sistemine doğrudan atıfta bulunulması, oradaki önceliklerin belirleyici olması akılcı bir yaklaşım olacaktır.

İlkeler belirlendikten sonra proje seçimi tamamen teknik önceliklerle, banka uzmanlarınca yapılacaktır. Tahsilat ve diğer riskler uzmanların hesaplayacağı ve hesap verecekleri şeyler olacaktır.

c-     Kamu kaynağı kullanımında dikkatli olunmalı

Bu aşamada en önemli soruna, bankanın kaynak sorununa çözüm önermek gerekir. Banka bir kamu kurumu olduğuna göre para esas olarak merkezi bütçeden gelecektir. İster sermaye ister görev zararı şeklinde olsun yıllık bir miktar bankaya tahsis edilecektir. Bütçe aşırı olmayan ödenekler için yeterli olanağa sahiptir.

Örneğin bankaya gelecek üç yılda birer milyar liralık sermaye koymak için 473 milyar lira büyüklüğündeki bütçede mutlaka yer bulunur. Daha önemlisi olumsuz bir etki de yaratmaz. Çünkü tasarruf edilebilecek ödenek kalemi bulmak hiçte zor değildir.

Yanı sıra banka borçlanarak kaynak yaratabilir. Borçlanmasına Hazine garanti verebilir ve böylelikle ucuz ve uzun vadeli borç bulma olanağı yaratılmış olur. Burada olabildiğince uzun vadeli borç bulabilmek ve döviz kurunu daha yönetilebilir hale getirmek için sıcak paranın dikkatle ve maharetle yönetilmesi önemli bir rol oynayacaktır.

Hazine gerek uluslararası finansal kuruluşlardan gerek piyasalardan kendi sağlayacağı uzun vadeli kaynakları bankaya devredebilir. Eğer dikkatli hazırlanmış ve ikna edici bir sanayileşme stratejisi hazırlanırsa kaynak bulmak zor olmayacaktır. Yılda 500 milyon dolar civarında bir paranın TKB’ye aktarılması mümkün olabilir. Ancak burada kamu diğer yatırımlar ve harcamalar için yapacağı borçlanmalarını gözden geçirmek durumunda kalabilir.

Ek olarak kapsamlı bir yeniden yapılanmaya tabi tutulmuş, öz kaynakları güçlendirilmiş, sadece sanayi projelerini destekleyecek olan Bankanın kendisi de Hazine garantili tahvil ihracı yapabilir. Çok aşırıya kaçmamak kaydıyla, bir kaç yıl için 300-500 milyon dolar civarında borç bulunabileceğini söyleyebiliriz.

Ama bazılarının düşündüğü gibi Merkez Bankası kaynakları kesinlikle kredilendirme için bir seçenek olmamalıdır. Böyle bir gelişim 2001 Reformları kazanımlarından kesin geriye dönüş olacaktır. Zaten hemen hemen hepsi geriye dönüş anlamında iğdiş edilmiş olan yapısal reformların tabutuna son çivi çakılmış olacaktır. Kanımca, Meclisteki yasa taslağı bu anlamda önemli bir yanlışı içermektedir. Bununla beraber, finansal sistemde bir sıkıntı varsa ve TCMB sistemik bir soruna çözüm için bankalara yardım ederken TKB’ye de kaynak aktarmak durumundaysa o zaman konuya başka bir açıdan bakmak gerekecektir.

Eğer ülke bu kadar sıcak para mahkûmu olmasaydı bir seçenek olarak düşünülebilecek ve AMB tarafından değişik bir uygulaması düşünülen sistemler gündeme gelebilirdi. Ama önce kambiyo kontrolü ve benzeri diğer yapısal konularda akılcı ve kalıcı adımlar atılmalı sonra bu işlere sıra gelmeli.

d-    Sinyal etkisi

TKB’nin kredi vereceği projeler finansal sektörde yeni anlayışa yol açabilir. Buna “sinyal etkisi” diyebiliriz. Bankanın siyasi etkilerden olabildiğince uzak ortamda seçeceği, teşvik politikasıyla desteklenmiş projelere diğer bankalar da finansman sağlayabilirler. Böylelikle projenin riski paylaşılmış olacaktır.

Yukarıda kabaca özetlediğim kaynak programı üç yılda önemli kaynak sağlayacaktır. Yani, 3x1= 3 milyar lira sermaye, 3x1= 3 milyar dolar, yaklaşık 7 milyar lira kredi kullanımı, 10 milyar liralık olanak sağlanabilir. Bu kaynağın yaratacağı “sinyal etkisini” kaldıraca benzetirsek, üç yılda bire on gibi bir etki abartılı olmaz sanırım. O da 90-100 milyar lira finansman olanağı demektir. Finansal sektörün verdiği yatırım, işletme ve ihtisas kredileri toplamının 460 milyar lira kadar olduğu düşünülürse, yukarıdaki miktar azımsanacak bir para olmamalıdır.

Bu formülde diğer bankaların aktif yapılarını, özellikle kredi portföylerini değiştirecekleri varsayılmıştır. TCMB zorunlu karşılık politikasıyla, BDDK ise kredi karşılıkları ve diğer makro ihtiyari önlemlerle finansal sektörü sanayi projelerinin finansmanına yönlendirecektir.

e- Bu alana münhasır olmak üzere görev zararı uygulaması özel sektöre de yaygınlaştırılmalı

Görev zararı faiz sübvansiyonu şeklinde olmalıdır. Ve özel sektör bankalarının vereceği sanayi kredileri için de uygulanmalıdır. Bankaların görev zararları kamu bankalarında olduğu gibi murakıplar tarafından incelenmelidir.

Yasal altyapı hazırlığı yapılırken konu ele alınmalı ve kriterleri YPK tarafından belirlenmiş, teşvik sistemiyle uyumlu, TKB tarafından seçilmiş projelerin bir bölümünün diğer bankalarca kredilendirilmesinin önü açılmalıdır. Böylelikle bir yandan projenin riskleri bankalar arasında dağıtılırken diğer yandan daha çok proje kredilendirilmiş olacaktır. Hatta belki de TKB kredilendirdiği ama özel sektörün kredilendirmeye değer bulmadığı projeler tekrar gözden geçirilebilecektir.

Riskleri azaltmak için diğer bir yöntem olan ve hâlihazırda KOBİ’ler için çalışmaları devam eden Kredi Garanti Fonu (KGF) sisteminin TKB’nin sanayi kredileri için de kullanılması üzerinde çalışmalar yapılabilir. Kaynak ayrılabilir ve sistem uluslararası standartlar çerçevesinde dizayn edilebilir.

E-    Denetimi kim nasıl yapacak?

Kredilendirmede son olarak ele alınması gereken konu geri ödememe durumunda tahsilat güvencesinin nasıl sağlanacağı sorunudur. Eğer para kamu kaynağı ise yani bankanın sermayesi devlet parası olduğuna göre “Kör kuruşun hesabı sorulacaksa” bankacılık yapılabilir mi? Diğer bir deyimle TKB’yi Sayıştay da denetleme mi yoksa sadece BDDK denetimi yeterli midir?
Bana göre çözüm BDDK denetimi ile Meclis denetimi bir araya getirilmelidir. Bankanın normal bankacılık denetimi ilgili kurum tarafından yapılacağı kesindir. Ama bir de kamu kaynağını kullanarak, sanayinin finansmanı için ucuz kaynak sağlamasını esas alan tüm performans denetimini TBMM KİT Komisyonuna hesap vererek yapmalıdır. YPK’nun belirlediği en az altı aylık performansların Komisyonda muhalefet milletvekillerinin ve basının gözü önünde yapılmasının şeffaflık ve hesap verme açısında büyük yararı olacaktır.

Banka performansını inceleyen uygulamanın diğer parlamentolarda örneği var mı bilmiyorum. Tahminen çok yoktur. Çünkü banka ve kredi incelemek özel uzmanlık gerektiren bir iştir. Bir partinin bu iş için özel milletvekili seçtirmesi hiç kolay değildir. Ama partilerin TBMM’de grup danışmanları üzerinden bir yapılanma kurulabileceği düşünülebilir. Her kamu kaynağında olduğu gibi bu kadrolarında popülist mantıkla dağıtılmasının önüne geçilmesi yararlı olacaktır. Yanı sıra, özel kaynakları kullanan TKB ve diğer bankaların da TBMM ile bilgi paylaşımı konusunda “ticari sır” kavramına yeni bir bakış açısıyla yaklaşmaları mutlak bir zorunluluktur. Ancak bu şirket bilgilerinin her istenene istediği kadar açık olacağı anlamına da gelmemelidir.

F-    Sonuç yerine

Türkiye yeni bir sanayileşme hamlesini ivedilikle başlatamazsa, 3 Boyutlu yazıcı, robotla ve bilgisayarla üretim çağını da kaçırırsa onlarca yıl daha sıcak paraya dayalı büyüme modeli ile yaşamak zorunda kalacaktır. Bunun en bilinen sonucu kalkınamayan bir ekonomidir. Eğitim, sağlık ve adalette geri kalmış, gelir dağılımı daha da bozulmuş, sosyal güvenlik sistemi çökmüş, sosyal ve siyasal dengesizlikleri derinleşmiş bir toplum haline dönüşebilir.



Yapılması gereken ilk şey şeffaf ve hesap verebilen çağdaş demokratik öncelikleri hedefleyen siyaset anlayışının ülkenin geleceği için öne çıkarılmasıdır. Diğer bir deyimle, bu topraklarda siyaset yapma anlayışı değişmez, siyaset kamudan zenginleşme aracı olarak değil ülkenin geleceği ve çocuklarımızın refahını artırmak için yapılmazsa yukarıda önerilen model bir süre başarılı çalışsa bile sonunda başarısız olmaya mahkûmdur. Sonuç ekonomiye katkı sağlayan değil, finansal sektöre yük olan belki de onu krize sokan bir projeye dönüşebilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme