25 Ekim 2016

Küresel ekonomik sorunların çözümü için arayışlar başladı

Bugün dünya “düşen büyüme, artan eşitsizlik ve yükselen toplam borç” sorununu çözmekte zorlanıyor. Çünkü hastalığın tedavisi kapsamlı fiskal değişimlere bağlı. Ancak yüksek borçluluk bu alandaki radikal reformların önünde engel olarak duruyor.

2008’den bu güne düşük faiz ve genişlemeci para politikası sayesinde zaman kazanmaya çalışan karar alıcılar artık işin sonuna gelindiğini biliyorlar.

Çünkü çözüm kolay değil. 1990 sonrasında aşırı finansallaşan ekonomilerde, para ile reel sektörün ilişkisi koptu. Bilindiği gibi, bankacılık “kısa vadeli ve ucuz bir şekilde borç alınan paranın, uzun vadede yüksek faizle borç verilip, risk alınarak para kazanma sanatıdır.” Ancak düşük/negatif faizlerin yaygınlaştığı bir dönemde kimse uzun vadede para kazanamaz oldu. Uzun vadede düşük gelirle yüksek risk almak istemeyen finansal sistem, reel sektöre kredi vermek yerine, para ve sermaye piyasalarına yatırmayı seçiyor. Bu yolla iyi de gelir elde ettiler. Ama onun da sonuna gelindiği konuşuluyor.

Bu yapı, yatırımları ve büyümeyi olumsuz etkiler hale geldi. Büyüme hızları düşünce, bir yandan ülkeler arasındaki diğer yandan ülke içindeki toplumsal kesimler arsındaki eşitsizlikler büyümeye başladı.

Gittikçe derinleşen dertlere derman bulabilmek için Avrupa’da tartışmalar başladı bile. Bana göre en dikkate değer öneriler finansal sektörün yeniden düzenlenmesi ve radikal vergi düzenlemeleri içerenler.  

Bazı önerileri başlıklar halinde özetleyeyim.

  •         Reel ekonomiden kopan finansal aktivite, sıkı düzenlemelere/kurallara tabi tutulup, spekülatif, istikrarı bozabilecek işlemler akıllıca vergilendirilmeli.
  •         Off-shore vergi cennetleri zaman içinde işlevsizleştirilerek trilyonlarca dolarlık kaynak kurallarla dikkatle düzenlenmiş finansal piyasalara geri getirilmeli.
  •        Uluslararası ticaret, temel çalışma standartları da dikkate alınarak yeniden düzenlenmeli, rekabetin önündeki engeller kaldırılmalı.
  •         Ulus devletler tam istihdam, açlığın ve yoksulluğun azaltılması, sürdürülebilir üretim ve tüketim yollarını kendilerine göre belirlemeli. Öncelikler uluslararası genel kabul görmüş kuralları dikkate almalı.
  •        Büyüme ölçümlerinde, ekonomik performanstan çok, eğitim, sağlık ve sosyal yardımlardan yararlanma durumları ile çevre gibi daha sağlıklı refah paylaşımını ele alabilen unsurlar öne çıkarılmalı. Örneğin, trafik sıkışıklığı aşırı akaryakıt tüketimi nedeniyle milli geliri büyütürken, yaşam kalitesini yerle yeksan eylemektedir. O zaman böylesi GSYH büyümesinin insanları ne kadar mutlu ettiği sorgulanmalı.
  •         Eşitsizlikleri azaltmak için öncelikle kapsamlı bir vergi reformu yapılmalı. Yapılacak değişikliklerle, daha adil bir gelir dağılımının ve refah paylaşımının önü açılmalı. Vergideki kayıt dışılıkla mücadele ile istisna ve muafiyetler bu bakış açısıyla ele alınmalı.

Bu önerilerin yanında başkalarının da olduğu biliniyor. Anlaşılan Atlantik’in doğusunda bir ortak akıl oluşturma çabası var. Geçmişe bakıldığında, modern refah devleti başta olmak üzere kalıcı fikirlerin kaynağı olan yaşlı kıta Avrupa’da başlayan tartışmalar geleceğe umutla bakmamıza yardımcı olabilir. 


O zaman, “Bizim etimiz ne budumuz ne? Ne yapabiliriz ki?” demeden “Bir tutam da olsa çorbada tuzumuz olsun” diyenlere seslenmek istiyorum: Yukarıdakiler ve benzerleri önerilerin bizim gibi aşırı dolarize olmuş ve borçlu ekonomileri nasıl etkileyeceğini tartışmanın zamanı geldi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme