8 Mart 2017

Bir Osmanlı geleneği: Müsadere

Hazineci abimiz Osman Tunaboylu’nun son kitabı “Bir Osmanlı Rüyası’nı okurken hem son dönem Osmanlı tarihi hem de Osmanlı Hazinesi hakkında yeni şeyler öğrenmenin heyecanını yaşıyorum. Okumanızı öneririm.
Detaylı bilgi edindiğim kavramlardan birisi olan “Müsadere” uygulamasını sık duyardım. Ama kitabı okuyana kadar pek araştırmamıştım. Kitabın kahramanı Hayrullah Nami, kendi dönemindeki bütçe açıklarından ve çözüm yollarından bahsederken müsadereye de sık sık başvurulduğunu belirtiyor.
Merak ettiğim bir konu olan “müsadere müessesi” hakkında kitapta bir geniş dipnot var:
“İslam devletlerinde, devlet adına çalışırken kazanılan malların kamuya ait sayılması kuralına dayanan müsadere, 1451’de Fatih Sultan Mehmed döneminde benimsenmiş, ilk defa da 1453’de Çandarlı ailesine uygulanarak malları müsadere edilmiştir. Müsadere ile dört temel hedef alınmaktadır: 1- Önemli rütbelere yükselen kişilerin, ölümlerinden sonra varislerine bir şey bırakmayacaklarını düşünerek dürüst davranmalarını sağlamak, 2- Merkezi otoriteye rakip olabilecek güçlerin ortaya çıkmasını engellemek, 3- Haksız elde edilen kazançların tekrar devlet hazinesine kazandırılması, 4- Mali sıkıntı çekildiğinde devlete gelir temin edilmesi.
Müsadere ceza olarak ya da ölüm halinde uygulanırdı. Ceza olarak müsadereye, idam (siyaseten katl), sürgün gibi başka bir ceza eşlik ederdi. Ölüm halinde müsadere ise devlet yönetiminde bulunanlara uygulanırdı. 17. Yüzyılda müsadere daha da yaygınlaştı. Taşra yöneticileri, giderleri karşılamak, sadrazama ve padişaha değerli hediyeler sunabilmek ve kazanç sağlamak için yörelerindeki zenginlere müsadere uygulamaya başladılar. Bu usul merkezi yönetimce de benimsenince vezirler ve diğer taşra yöneticileri mallarının ellerinden alınmaması için hileli aile vakıfları kurup bu vakıfların idarelerini kendi soylarına bırakmaya yöneldiler. Bunun sonucu olarak 18. Yüzyılda müsadere uygulamasında görülebilir bir azalma meydana geldi. II. Mahmut 1826’da “Bundan böyle saltanatın millet için bir dehşet, bir korku kaynağı değil bir destek olmasını istiyorum. Bunun için kişinin malına devletçe el konulması geleneğini kaldırıyorum” diyerek çıkardığı fermanla müsaderenin ancak kamu malı olduğu mahkeme kararıyla kararlaştırılan servetlere uygulanması kuralını getirdi.”
Yazıyı buraya kadar okuduysanız, şöyle geriye yaslanın. Ve Türkiye’yi düşünmeye başlayın. Ardından kendinize bir soru sorun: “Devlet sayesinde haksız şekilde zengin olanlar, kamu eliyle yaratılan zenginler var mı?”
Eğer cevabınız “Evet” ise; yetimin malını çalanlara, kul hakkı yiyenlere, kamudaki makamını kullanarak haksız kazanç elde edenlere, siyasi ilişkilerini kullanarak zengin olanlara “müsadere” uygulanırsa üzülür müsünüz?

Benim cevabım: “Hayır.”

8 yorum:

  1. Günün en iyi yazısı.Arkadaşlarımla paylaşıyorum

    YanıtlayınSil
  2. Müsadere sanılanın aksine ideal bir adalet sistemi değil, servetin aristokrat bir kesimde birikmesinin önüne geçmenin bir yoluydu. Bu biçimde bir süreliğine verilen bir gelir kaynağı birden toptan merkeze geri alınıyordu. Bundan kaçmanın tek yolu vakıf denen alternatif uygulamaydı. Serveti vakıflaştıran çocuklarına geçirmenin bir yolunu bulmuş oluyordu.

    Batı'da demokrasinin gelişmesinin en önemli adımlarından bir olarak bu tür aristokrat grupların elde ettikleri bu servetleri korumak için merkezi yönetim üzerinde baskı uygulamaları belirtilir. Magna Carta'dan başlayarak merkezi yönetimden alınan bu tür garantiler daha sonraki meclis sistemlerine giden yolu açmıştır. Oysa biz nedense kafa olarak hep merkezci düşünüyoruz ve burada da görüldüğü gibi servetin neredeyse keyfi olarak merkezde geri toplanmasını yüceltiyoruz. Servetin merkezde geri toplanmasının "yetim hakkı yemek," "haksız kazanç elde etmek" gibi neredeyse her anlama çekilebilecek gerekçelerle toplanması sanki bunları merkezdekiler yapmıyormuş gibi bir anlam çıkarmakta. Oysa bu türden vergilendirmeler ve açıkçası sömürü sistemini en başta yaratıp aristokratlara hizmetleri karşılığı sunan merkezdir. Hangi feodal düzende çalışan çiftçi/serfin hakkı tam olarak verilmiştir ki bir tanesi haksız kazanç sağlamış olsun?

    Bu keyfi müsadere uygulaması yüzünden Osmanlı'da asla ve asla tam anlamıyla bir aristokrat zümre oluşamadı ki demokrasinin gereği olan bu aşamada bir bölüşümdür. Cumhuriyet kurulduğunda elde az da olsa serveti olan bir burjuva olmaması yine devletçi ve merkezci bir yaklaşımı zorunlu kıldı. Bu nedenle devlet padişahın yerine geçip kutsal oldu. Hala bu sorunu yaşıyoruz.

    Saygılar,

    İ.İ.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Öncelikle yorumunuz için teşekkürler.
      Ben yazımda merkeziyetçi bir yaklaşım sergilemek istemedim. Sadece siyaset sayesinde haksız zengin olanları kabullenemiyorum o kadar.

      Sil
    2. Sayın Özyıldız, haksız zenginliği kabul etmek ve olumlamak elbette mümkün değil.
      Ancak çözüm müsadere olmamalı.
      Yapısal reform ve süreç önlemleri ile haksız zenginliğe giden yolların kapatılması ve teşebbüs aşamasında engellenmesidir.

      Sonuçlarla oynamak yerine sebeplere odaklanıp bataklığı kurutmak gerekir.

      Sil
    3. Sayın Özyıldız, yazınız ve cevabınız için teşekkürler. Siyaset sayesinde servet edinmeyi haklı görmek elbette mümkün değil. Onu nasıl çözeceğimiz hala bir bilinmeyen olarak durmakta ve insanların ahlaki birikimine güvenmek dışında aklımıza tek gelen alternatif, toplumun belli bir refaha kavuşması ile bunlara gerek kalmamasıdır.

      Yazılarınızı ilgiyle izliyoruz. Çok teşekkürler.

      İ.İ.

      Sil
  3. bu yoruma %100 katılıyorum.okan

    YanıtlayınSil
  4. Teşekürederim, güzel bir çalışma, şimdi bunun tersini yapma yani Varlık Fonu ile veya yeni kurulan Ahilik İşsizlik Fonu ile kamu kontrolüden varlıkları çıkarma modası da var

    YanıtlayınSil
  5. Hakan'cım çok güzel anlatmışsın.Elbette haksız kazanca 'hayır'.

    YanıtlayınSil