1990’lı yıllarda Yap-İşlet-Devret (YİD) projeleriyle
başlayan ve günümüzde Kamu Özel Sektör İşbirliği (KÖİ) adını alan süreç, ilk olarak İngiltere’de
başladı. Uzun inşaat ve işletme süreleri olan altyapı, eğitim ve sağlık
projelerine özel sektörün dâhil olmasını amaçlayan bu sistem, başlangıçta bir
finansman modeli olarak gösterildi. Amaç, aşırı borçlanma baskısı olan kamu
sektörüne, özel sektörün finansman açısından yardımcı olması olarak lanse
edildi.
Ancak özel sektör
“taşın altına elini koyarken” kamudan çeşitli garantiler istedi. Alım ve fiyat
garantisiyle başlayan talepler borç üstlenim garantilerine kadar genişledi. Bu projelere maliye politikası teorisinde “koşullu yükümlülük” adı verildi.
Koşullu Yükümlülükler
Şartlar oluşunca
kamunun omuzlarına kalacak yük olasılığı olarak özetlenebilir. OECD’nin konuya
ilişkin önemli yayınlarından olan “Koşullu Yükümlülüklerin Yönetiminde Kamu
Borç yöneticilerinin Rolü” başlıklı çalışmada üç tür koşullu yükümlülükten
bahsediyor.[1]
i) Kamu kredi garantileri, ii) Kamu Özel Sektör İşbirliği (KÖİ) projelerinden gelen
yükümlülükler ve iii) Kamu destekli sigorta sistemleri.
KİT’ler, belediyeler
ve bankalar için verilen dış borç garantileri, ilk seçeneğe örnek olarak verilebilir.
KÖİ garantilerini artık çoğumuz, köprü, otoyol ve hastaneler için verilen
garantiler ile bu projelerin dış borç üstlenimlerinden biliyoruz. Üçüncü türe
örnek olarak, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun mevduat garantileri ile tarım
sigortalarına verilen katkıyı gösterebiliriz.
Bu tür projeleri çok değişik bakış açılarıyla
değerlendirilebilir. Özetleyebilmek amacıyla konuyu iki ana başlıkla ele
alacağım. Genel ekonomi açısından; büyümeye katkıları, finansman şartları;
maliye politikası açısından da kaynak israfı ve devlete koşullu yükümlülük
yaratması.
HAKAN ÖZYILDIZ